Aşk... Ya da Eros...
Mite göre Eros güzellik tanrıçası Afrodit ile savaş tanrısı Ares'in oğlu olarak tasvir edilir. Hikayesini ise biliriz. Psyche'i kıskanan güzeller güzeli Afrodit bu kiniyle Eros'a bir görev verir. Eros'un görevi psyche'yi (ruhu) dünyanın en çirkin yaratığa aşık etmektir. İşler ters gider ve Eros'un oku kendine döner, psyche'yi kendine aşık eder. Burada aşk planlananın değil, sapmanın içerisinden doğar.
Buna çok öfkelenen Afrodit ise bir yığın zorlu görevlerle Eros ve Psyche 'nin kavuşumunu engeller. Çünkü aşk dönüşüm ve gelişim ister.
Han'ın kitaplarında sıklıkla tekrar ettiği gibi; Modern insan ise cezayı artık bir tanrıdan değil, kendinden alıyor. Bir farkla 'Ödül' sandığı sey kocaman bir yanılgı.
Çünkü kendine hedefler koyuyor, kendini ölçüyor, kendini zorluyor. İdeal aşka özlem büyürken, ona yaklaşma ihtimalimiz de gittikçe azalıyor.
Düşünürlerse Eros kavramını sadece romantik bir aşkın ötesinde; evrensel bir güç, yaşam enerjisi veya hakikat arayışı olarak tanımlamışlardır.
Platon'a göre Eros, mitteki gibi güzellik ile başlayıp idea edilen, yüksek hakikate ve ruha ulaşma isteği.
Jung'a göre bir bağ kurma şekli, Freud'a göre yaşam dürtüsü, Schopenhauer 'a göre bir araç...v.b
Byung chul Han ise aşkı; Başka'ya, farklı olana kulaklarımızı tıkadığımız yerde arıyor. Ona göre; Günümüzde bu aynılık cehennemi içinde Erosa (aşka) yer olmamasının nedeni budur. Cünkü Atopik başka'yı kabul etme cesareti göstermek yanında değişim ve dönüşüm gerektirir. Bir kendilik 'Kıyamet' i çağırır. Eros'un ızdırabı ise Han'a göre burada başlar...
Aşk neden can çekişiyor?
Han'a göre aşkın ölmesinin tek bir sebebi yok. En önemli neden ise; Han'ın düşünce biçiminin merkezini oluşturan 'Performans toplumu ilkesi' bugün her alanda olduğu gibi aşk ve cinselliği de
Karşımda yüzleşmek üzere olduğum bir dev imgeler dünyası var, bunu seziyorum.
Jung’un “psyche” si, “kategoriler üstü” olarak tanımlanan bu kitapta,
üstelik kendi kaleminden…
Kırmızı KitapCarl Gustav Jung · Kaknüs Yayınları · 20141,013 okunma
Mana, köyüne aylardır yağmur yağmadığı için köylüler tarafından Su Tanrısı'na adak olarak adanmış bir gelindir. Ve kendisini Su Tanrısı'nın yönettiği Kaldera'da Su Sarayı'nda bulmuştur. Yıllardır hiçbir gelini kabul etmeyen Su Tanrısı Mana'yı zorda olsa kabul etmiş ve halkta Suyun Gelini'ni bağrına basmıştır.
️Su Tanrısı Aron ve Mana için daha zor günler başlayacaktır. Aron, Mana için hayatını riske atarken Mana onu korumak için Toprak Tanrısı Hades'in sarayına doğru yola çıkacaktır. Ama olaylar çok daha çetin bir hal alacaktır. Karanlık Tanrıçası'nı uyandırmak için karanlık güçler toplanmaya başlamıştır. Onu durdurmak içinde Tanrıların güçlerini birleştirmesi gerekmektedir.
Ancak bir süre sonra Mana'nın güçleri olduğunu fark etmişler bu da evliliklerini tehlikeye düşmesine neden olmuştur. Çünkü Tanrılar'ın kutsal soydan birileriyle evlenmesi yasaktır. Mana gerçek soyunu öğrenip, uyanışını tamamladığında ise işler tamamen konrollerinden çıkacak, büyük bir savaşın içine doğru çekileceklerdir.
️O nasıl bir sonduu!!Bana acilen üçüncü kitap lazım.Şoklar geçirerek bitirdim kitabı.Kitabın başında bir savaş sahnesi vardı ve nefes almadan okudum o kısımları.Devamında olaylar biraz daha durağan devam etti.Psyche olan kısımlar birazcık kalbimi kırdı.Mana uzun zamandır aslında soyunun neye dayandığını gösteren rüyalar görüyordu.Ve sonunda Mana'nın ne olduğunu öğrendik.İlk bahsedildiğinde tahmin etmiştim ama başka bir şeyde olabilir diye düşünmeden de edemedim.Şimdi ise ortalık çok karıştı.Aron çoğu şeyin farkındaydı ama Mana'ya bir şey söylememeyi tercih etti.Onun da Mana'yı koruma yöntemi buydu.Ama bu seferde Hector ortalığı boş buldu.Towa yine formundaydı.Ragnar ise görüntüsünün aksine Mana'ya çok iyi gelen bir dost oldu.Ve Killua çoğu Tanrıdan daha iyi olman şaka mı
Tanrı’yı dışarıda bir otorite olarak değil, insan psişesinde / Psişe (psyche), kısaca insanın ruhsal–zihinsel bütünlüğü demektir./ deneyimlenen bir gerçeklik olarak görüyordu Jung.
Ona göre Tanrı, mitlerde, rüyalarda, sembollerde ve bilinçdışında ortaya çıkar.
O meşhur cevabı tam da bunu anlatır:
“Tanrı’ya inanıyor musunuz?”
“İnanmıyorum, biliyorum.”
Basel Üniversitesi’nde tıp okudu. Psikiyatriye yöneldi. 1907’de Sigmund Freud’la tanıştı.
Bir süre Freud’un en yakın çalışma arkadaşı ve halefi olarak görüldü.1913’te yolları ayrıldı.
Nedeni: Freud’un her şeyi cinsellik üzerinden açıklamasına Jung’un karşı çıkması.
Zürih Üniversitesi’nde dersler verdi, tedavilerle ilgilendi, kitaplar yazdı yayınladı ama en meşhur kitabı Kırmızı Kitap, çok özel bir eser olarak ancak ölümünden sonra okurla buluşabildi.
İsviçre Küsnacht’taki evinin ön kapısına Latince
Vocatus atque non vocatus deus aderii
“ Çağrılsa da çağrılmasa da Tanrı burada olacaktır.” yazdırdı. Tanrı fikri babasının öğretmeye çalıştığı kilise kalıplarının çok dışında, ayrı bir felsefeydi onun için..
Freud ile Salzburg’da bir konferansta başlayan tanışıklığı baba-oğul gibi sohbetlere, yurtdışı gezilerine ve mektuplaşmalara dönüştü. Birbirlerini keşfettikçe ona hem bağlandı hem de şüpheci, keskin sınırlı ve inatçı olduğunu keşfetti. Kendi fikirlerine bağlı kalıp ona saygılı durdukça da samimiyet yok oldu, koptular.
Freud Yahudiydi.Psikanaliz, Naziler tarafından “Yahudi bilimi” olarak görülüyordu.Kitapları yakıldı.Kızı Anna Freud, Gestapo tarafından sorgulandı. Hitler zulmünden kaçan Freud Londra’ya sığınana kadar bir daha Jung’dan mektup alamadı. Bu kurtulduğuna sevindiğini belirten bir dost mektubuydu.
“Orta Çağ’da beni yakarlardı; bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.”
Freud için Londra bir tercih değil,
”Yüzünü güneşe dönen çiçekler gibi birbirimize döndüğümüzde bir kehanetin ya da eski bir hikâyenin gereğini yerine getirmiyorduk. Kendi hikâyemizi yazıyorduk.”
Eğer Yunan mitolojisindeki bir aşk hikâyesi yeniden anlatılıyorsa bu genellikle Hades ve Persephone'un öyküsü olur. O yüzden farklı bir hikâyenin yeniden anlatımını görünce insanın ilgisini çekiyor, ki bende de böyle oldu. Fakat bu kitabı okuyacaksanız beklentinizi çok yüksek tutmamanızı öneririm, nedenlerinden aşağıda bahsedeceğim.
Kitap, Perseus'un oğlu Alkaios ve Kraliçe Astydamia'nın yönettiği Miken'de başlar. Alkaios, vârisi doğmadan önce onun geleceğine dair biraz olsun fikir sahibi olabilmek için Delphi kahinine gider. Aldığı cevap karşısında mutluluktan havalara uçar: "Çocuğun, tanrıların bile korktuğu bir canavarı alt edecek."
Fakat asıl muamma çocuğu doğunca başlar: Çocuk, bir kızdır. İyi ama Yunan mitolojisinde kahraman olan, canavarları alt eden erkeklerdir, kızlar değil. Alkaios, ilk başta şaşkınlığa uğrasa da bunların hiçbirini takmaz ve kızını savaşçılar gibi yetiştirir. Yaşıtı olan kızlar dokumayı öğrenirken Psykhe, ok atmayı öğreniyordur.
Bu sırada Eros da günlerini diğer tanrıların çekişmelerinden mümkün olabildiği kadar uzakta kalmaya çalışarak deniz kenarındaki bir evde geçiriyordur. Fakat bir gün Afrodit, Eros'tan Psykhe'i lanetlemesini ister ve o gün ikisinin de hayatı, sonsuza kadar değişir…
Öncelikle, kitabın yazım dili oldukça akıcıydı ama sanki olaylar çok hızlı olup bitiyordu. Örnek vermem gerekirse Psykhe, bir bölümde Hera Oyunları denen bir yarışmaya katılıyor. Normalde bunun büyük bir olay olması lazım, çünkü Psykhe, kendini kanıtlamak için katılıyor o yarışmaya. Şayet yarışmayı kazanırsa kızların sporlarda en az erkekler kadar becerikli olduğunu bütün Yunanistan'a göstermiş
Bazen ölmektir yaşamak. Hem de sonsuza dek ve büyük bir "usta" olarak. İşte bugün Attila Jozsef tam da bunun kanıtıdır. Hayatıyla, şiirleri ile ve çaresiz ölümü ile adını tarihe kazımıştır. Düzenle ters düşmüş, kabul edilememiş, düzen sahipleri tarafından sanat ve hayattan dışlanmış bu büyük şair "iş işten geçince" hak ettiği saygıyı görmüş, yetmemiş heykelleri dikilmiş.
Yalnızlaştırılmadan, ötekileştirilmeden önceki şiirlerinde gerçekçilik ve romantizm bir arada görülür.
"Bir gün ne yapıp edip bulacaksın Hem yemek pişiren hem öpen bir kadın
Çıtırdıyor samanlar, yat artık uyu
Bir gün ne yapıp edip bulacaksın."
Çaresizlik ve yokluk içindeyken de umut vardır henüz.
Dışlandıktan sonrasında ruhsal bunalıma girer ve bu durum şiirlerini de etkiler.
" Siz masumlar,
çizmeler altında çığlık çığlığa
bağırıp deyin ki ona: Çok canım yanıyor. "
Seçkide de görüleceği gibi kısa hayatının son iki yılında şiirlerine, umutsuzluk, karamsarlık ve kırgınlık
yerleşmiştir.
Şair, oldukça yalın, akıcı bir dille, gereğinden fazla metafora girmeden kendisinin ve zamanın Macar toplumunun gerçekliğini, acılarını dile getirmiştir şiirlerinde. Çok sade ve basit bir anlatımı vardır ancak kelime oyunlarını ve ironileri o kadar doğru kullanır ki okurken yaşıyorsunuz. Bir çok şairin ince bir işçilik ile okura geçirdiği duyguyu o kadar kolay ve sade şekilde yapıyor ki şaşırıyorsunuz.
" Ağzım söylerdi mırıl mırıl ben söylemesem:
keşke hepiniz günahkar olsanız da
kalmasan böyle yapayalnız bir başıma."
***
Yazmak nasıldır bilmiyorum ama şiir okumak keyifli bir iştir. Türkçe yazılan yüzlerce güzel şiir okudum. En güzel kendi dilinde ifade eder şair kendini muhakkak, kendi dilinde yazar. Bir şiir, başka bir dile çevrildiğinde ise mutlaka biraz değişir ve aynı