Popüler Kültürün Şişirdiği Bir Balon; Damızlık Kızın Öyküsü…
5/10
·384 syf.··
Beğendi
·
2026 7. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 28 Nisan 2026 19:41
Margaret Atwood'un yere göğe sığdırılamayan başyapıtı(!) Damızlık Kızın Öyküsü, totaliter rejim, toplumsal cinsiyet rolleri ve dinin manipülasyonu gibi konuları odağına alıyor. Yazar, romanda kurguladığı hiçbir dehşet verici uygulamayı sıfırdan uydurmadığını; hepsinin 17. yüzyıl Püriten Amerika'sı veya yakın tarihteki diktatörlükler gibi insanlık geçmişinde zaten yaşandığını belirtiyor. Kitapta Gilead rejiminin sınıf sistemi, kadınların renk kodlarıyla kategorize edilerek nesneleştirilmesi hatta ana karakterin isminin bile elinden alınarak bir erkeğin mülkü (Of-Fred / Fred-inki) haline getirilmesi gibi düşünceleriyle kitabı çarpıcı kılıyor diyebilirim. Gelelim kitabın neden şişirildiğini düşünme sebeplerime… Fikirlerin çarpıcı olması, kitabın edebi açıdan kusursuz olduğu anlamına gelmiyor. İşte tam olarak bu noktada, eserin parlatıldığı kadar güçlü olmadığını gösteren ciddi eksiklikler barındırdığını düşünüyorum. ** Fredinki (Offred) kesinlikle klasik bir distopya kahramanı değil. Bir distopyadan sisteme aktif olarak başkaldıran, güçlü veya karizmatik bir figür beklediğimizde bu kitap büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. Karakterin sadece pasif bir gözlemci gibi olayları yalnızca anlatıyor olmasının sürükleyiciliği ciddi anlamda engellediğini düşünüyorum. Bana göre edebi bir eserde sarsıcı bir fikir bulmak, işin çok küçük bir dilimini kaplıyor. Kalan büyük bir yüzdelik ise o fikri güçlü karakterlerle, sürükleyici bir olay örgüsüyle ve tatmin edici bir sonla işlemeye kalıyor. Damızlık Kızın Öyküsü iyi bir fikre sahip olmasına rağmen, olay örgüsü ve aksiyon barındırmadığı için bir romandan ziyade uzun bir "durum tasviri" gibi kalıyor. Bu sebeple "Ee, şimdi ne olacak?" beklentisi kitap boyunca cevapsız kalıyor. ** Ben bir distopya okurken sistemin kökenlerini,
Damızlık Kızın ÖyküsüMargaret Atwood · Doğan Kitap · 201914,7bin okunma
Puan vermedi·240 syf.·
2026 392. kitabı
Cadı ne demekti?Nasıl yani?Nasıl?Görünmeyenlerle iletişim kurma,ölenlerle sürekli bağlantı içinde olma,insanları tedavi etme ve onlara şifa verme yeteneği,aslında saygı,hayranlık ve şükran uyandırması gereken üstün bir tabiat lütfu değil miydi?Bu yeteneğe sahip kişi cadı olarak nitelendirilse bile,ondan korkmak yerine üstüne titrenmesi,saygı görmesi gerekmez miydi?” Maryse Condé Annem erkek olmadığım için ağlamıştı. Kadınların kaderinin erkeklerinkinden daha acı olduğunu düşünüyordu. S:14 Barbados adasında doğan Tituba, doğaüstü güçlere sahip Man Yaya tarafından şifacılık ve büyücülük konularında yetiştirilmiştir. Evlendiği Kızılderili John’la birlikte bir din adamına köle olarak satılır ve Boston’a, ardından Salem kasabasına sürüklendiği hayat mücadelesi başlar. Bu kasabada yaşayan püriten cemaatin histerik ortamında, 1692’deki ünlü Salem Cadıları davasında cadılıkla suçlanan ilk kadın olur, özgürlüğe kavuşabilmek adına büyük mücadeleler verir. Tituba’nın çarpıcı hayat hikâyesi, Maryse Condé’nin olağanüstü dokunaklı anlatımıyla yeniden canlanıyor. Condé’yi Grand Prix Littéraire de la Femme (Kadın Edebiyatı Büyük Ödülü) sahibi yapan roman, Tituba’yı doğduğu ülke Barbados’a, adada ilk zenci köle isyanlarının yaşandığı döneme geri döndürüyor. Ben Tituba Salem'in Kara Cadısı Kölelerin çektiği acılar, ırkçılık, kadınlara yönelik cadılık suçlamaları, kadın dayanışmasının ve feminizmin ilk kıpırtıları, ölüm sonrası hayata dair bakış, Condé’nin etkileyici kalemiyle okuyucunun doğrudan yüreğine tesir ediyor. Tituba'nın mücadelesi bugün de “cadılıkla suçlanan” tüm kadınların mücadelesine ilham veriyor. Ben Tituba Salem'in Kara Cadısı Yosunsuz bir taş gibi hayatın içinde yuvarlandın ve şimdi ellerin bomboş geri dönüyorsun. S:35
Roman-Edebiyat
Ben Tituba Salem'in Kara CadısıMaryse Condé · Bilgi Yayınevi · 2021226 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Puan vermedi·224 syf.·
2026 34. kitabı
Jean-Michel Valantin'in bu kitabı gerçekten tam anlamıyla bir odaklanma ve deşifre etme eseri. Sinemayı sadece bir eğlence veya sanat dalı olarak değil, doğrudan Amerikan jeostratejisinin ve milli güvenlik devletinin ana aktörlerinden biri olarak ele alması, olaylara bakış açısını tamamen değiştiriyor. Yazarın kitapta ortaya koyduğu en net gerçek, Pentagon ile film stüdyoları arasındaki o kusursuz senkronizasyon. Hollywood'un ürettiği yapımların, dönemsel olarak Washington'ın ihtiyaç duyduğu "tehdit" algısını nasıl inşa ettiğini çok iyi örnekliyor. Soğuk Savaş yıllarından uzay istilası filmlerine, oradan Körfez Savaşı ve terörle mücadele konseptine kadar, askeri operasyonların ve savunma bütçelerinin kitleler nezdinde meşrulaştırılması sürecini adeta bir dişli çark sistemi gibi gözler önüne seriyor. Kitabın içindekiler kronolojisine baktığımızda zaten Soğuk Savaş'tan 11 Eylül eksenine kadar Pentagon'un her dönem ihtiyaç duyduğu yeni tehdit algısının (Sovyetler, Saddam, siber tehditler veya uzaylılar) Hollywood eliyle nasıl taze tutulduğunu adım adım göreceğimiz anlaşılıyor. Girişte bahsettiği 2003 Irak işgalindeki kadın asker Jessica Lynch hikayesi sinema ile askeri stratejinin nasıl tek bir vücut haline geldiğinin kusursuz bir kanıtı. Tek bir kurşun bile atılmadan biten bir operasyonun, daha saatler geçmeden Hollywood yapımcıları tarafından "Er Ryan'ı Kurtarmak" tarzı bir medya destanına dönüştürülmeye çalışılması aslında her şeyi özetliyor. Yazarın burada tespit ettiği en çarpıcı şey, bu durumun toplumda artık büyük bir şaşkınlık bile yaratmaması. Çünkü kitleler, Amerikan strateji mekanizması ile sinemanın bu sürekli diyaloğunu kanıksamış durumda. Yazarın Fransız sinemasıyla yaptığı kıyaslama da Amerikan sisteminin benzersizliğini anlamak açısından çok değerli.
1000Kitap
Küresel Stratejinin Üç AktörüJean-Michel Valantin · Babıali Kültür Yayınları · 20067 okunma
7/10
·295 syf.··
Beğendi
·
2026 20. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 14 Nisan 2026 12:42
Amerika’nın kuruluş yılları zamanında geçen, son derece muhafazakar ve katı kuralları olan püriten bir toplulukta, Hester isimli bir kadının evlilik dışı çocuğu olduğu için yargılanması ve hayatı boyunca göğsünde utancı simgeleyen “A” harfli bir damga taşımasını konu alıyor kitap. O dönemin baskıcı toplumunda ahlak ve ahlaki suç denen kavramın yine kadınlara yönelik olması ele alınmış ve bu yönüyle önemli bir eser. Kadın yargılanıyor, utanç rozeti taşıyor, toplumdan dışlanıyorken erkek ortada yok ve kimse de bunu sorgulamıyor. Kitabın sonlarına doğru olay başka ilerliyor elbette ama toplumsal eleştiri yönünden okunmaya değer bir hikayesi var. Dönemin havasında ruhani ve metafizik öğeler hakimdi. Şeytan, günah, suç, vicdan ve intikam gibi unsurlar işlenmiş kitapta. Yazarın dil anlatımını pek sevemedim, güçlü klasiklerde olan sağlamlık bu klasikte yoktu. Kitap beni tamamen içine alamadı ve karakterlerle bağ kuramadım. Bol betimlemeli, az diyalog içeren uzun metinler halinde anlatılmıştı daha çok.
Kızıl DamgaNathaniel Hawthorne · Koridor Yayınları · 20241,346 okunma
Puan vermedi·288 syf.··
2026 51. kitabı
·
19 saatte okudu
·
Okunma: 11 Nisan 2026 16:12
The Scarlet Letter Amerikan edebiyatında çok önemli bir yeri mevcut. Dönemin püriten toplumunda günah, suçluluk, kimlik ve toplumsal yargı temalarını işleyen çok katmanlı bir roman ile karşı karşıyayız. zina yaptığı için göğsünde kırmızı bir “A” (Adultery) harfi taşımaya mahkûm edilen Hester Prynne’in hikâyesi üzerinden ilerliyor. Nathaniel Hawthorne, özellikle Hester’ın sessiz gücü, Arthur Dimmesdale’in içten içe onu tüketen gizli suçluluğu ve Roger Chillingworth’ün intikam hırsı aracılığıyla karakterlerin psikolojik ve ahlaki çatışmalarını ustalıkla derinleştirip basit bir iyi-kötü anlatısından çok daha karmaşık bir ahlaki tablo sunuyor. Konu ağır ilerliyor fakat çok katmanlı yapısı da sizi içine çekiyor.
Edebiyat
The Scarlet LetterNathaniel Hawthorne · Signet · 20091,346 okunma
10/10
·576 syf.·
2026 79. kitabı
Renkler yasaklı olur mu demeyin hala yasaklı bir gökkuşağı altında yaşıyoruz. Bu dünya bir noh sahnesi. Noh tiyatrosu, 14. yüzyıldan beri süregelen, maskeli oyuncuların yavaş, stilize jestler ve danslarla rüya benzeri hikayeler anlattığı en eski geleneksel Japon sahne sanatıdır. Budist temalar, doğaüstü varlıklar ve samuray kültürüyle yoğrulmuş bu lirik drama, gösterişli kostümler ve sade sahnelerle karakterizedir. Bizim dünyamızın bir özeti bu sahnelenen oyun. Maskelerin arkasına saklanmış personamız sürekli bir diyalog halinde hem kendiyle hem de diğer maskelerle. Görünen maskeler çünkü. Personanın cılız sesi diğer personolar tarafından duyulmuyor ya da hassas dinleyenler kulaklar tarafında çok zor duyuluyor. Kuralları koyan bizler bir toplumsal sözleşme uğruna pek çok özgürlüğümüzden vazgeçerken takıyoruz bu maskeleri. Ardında çıplak varoluşumuz ölesiye korkuyor kendini açık etmekten. Bir korku hükümdarlığı esir alıyor bizi ve bu esirlik gönüllü bir içselleştirme gerektiriyor. Bir kendini feda etmekten çok rasyonalize etme sonucu bu gerçeklik. Kurgusal ve zamansal bir sürü parametre içeriyor. Ahlak kurallarını, gelenekleri, etik kuralları ve elbette hukuk kurallarını. Etrafımıza ördüğümüz koza bizi güven içinde tutmuyor bizi izole ediyor. Tüm diğerlerinden. Konu komşudan diğer hısım akrabadan ve elbette bizden olmayan milletlerden. Ve bu koza çok sıkıyor bazılarını ve yırtıp atıyor o kabuğu.”Hasar gören hayaller, hasarsız hayallere nazaran gerçekliğe düşman olmaya meyillidir.” Japonyanın o katı değişmez gelenekleri içinde varolmaya çalışan bir quir bireyin etrafı ve kendisi ile mücadelesini uzun uzun okuyoruz. Sıkılmadan hem de bitmesin diyerek. Homososyalitenin tüm kültürlerdeki yeri batının ahlaki püriten ahlakı yüzünden sarsılırken bunun içinde yer alan ve bu
Yasak RenklerYukio Mişima · Can Yayınları · 202614 okunma