Babaların çocuklaştığını görmenin nasıl sıcak ve üzgün bir havası var. Babayla oğul
bir kum saatinin iki haznesi gibiler çünkü; bir vakit gelince, zaman, mukadderat, Tann ya da her neyse bir şey, kum saatini ters çeviriyor. Tam tersine akmaya başlıyor ondan sonra her şey. Babanın çocuklaştığını gördükçe oğlun içine dolan o sıcak üzüntü de sarı, ılık kumun aşağı akışı belki.
Belki de insanlar hakikaten böyle deliriyordur. Bir şeyi kafaya takıp onunla zihninin içine küçük bir delik açıyor, sonra kurcalaya kurcalaya o deliği bütün bir aklı yutacak kadar büyütüyordur.
...hayat da öyle geçip gitmiyor mu, biz güzel şeyler yapmaya çalışırken, tam da en güzel şeyler oluverecekmiş gibiyken.
Öyleyse yaşamak, hayata karşılık hayallerden vazgeçtiğimiz bir kaybetme biçimidir.
Hayat, kendini öyle bir gelip senin karşına koyuyor ki, hayallerini, umutlarını, çocuklugundan, gençliginden beri kurduklarını yutturuveriyor sana. Sınavlar geliyor, zoraki takılmış kravatlarla, en son akraba dügününde giyilmiş biçimsiz takım elbiselerle iş görüşmeleri geliyor, askerlik geliyor, kredi kartı geliyor, ay sonu geliyor, ihtiyarların bir bir ölmesi, gençlerin bir bir ihtiyarlaması geliyor. Durdugu yerde agırlaşmaya başlıyor hayat. Yapış yapış bir şey gibi. Kanatianna bulaşıyor, ökseye tutulmuş gibi kalıyor insan.