AŞK BÜFEDEN ALINMAZ
Şaşırma...
Âşık olunca...
Sana göre aşk sevdiğine adamaktır hayatını.
Ama asıl istediğin, onun hayatını sana adamasıdır.
Aşkta, insan bir başkasına kendisinden bile daha fazla değer verdiğini düşünmeye başlar.
Bunu fedakârca bir meydan okuma görür.
Ama bilinenin aksine, insan bir başkasını kendinden daha çok sevince...
Bilmeden bencilleşir.
Bu, ruhun kendini koruma güdüsüdür. İstersin ki o seni, senin onu sevdiğinden çok sevsin.
Bu bencillik seni sevdiğin üzerinde testler yapmaya zor-lar. Bir, iki, üç...
Kimi abartır, deney tüpünü patlatır.
Oysa aşk hızlandıkça yorulur.
Aşk bir Fransız akşam yemeğidir. Estetiktir, lezzetlidir, haz doludur, tatminkârdır.
Bu yüzden aç halde dakikalarca beklersin o harika yemeği ve leziz şarabı.
Sonra tadına doyarak yersin, kadehini tokuşturarak damağında bıraktığı buruk tatla severek içersin şarabı.
O günden sonra her fırsatta bahçede yolunu kesmeme, konuşmağa çalışmama karşın hiç bir yanıt alamadım ondan. Beni daha uzaktan gördüğünde kaçıyordu. O görmeden yaklaşabilmişsem eğer sorularıma omuz silkiyor, hemen yanımdan uzaklaşıyordu. Her türlü çocukça, insanca yaklaşma çabam boşa gitti. Sonunda anladım: çocuk değildi o. Belki de hiç çocuk olmamıştı. İnsanlıktan çıkmağa (daha doğrusu çıkarılmağa) başladığını ise anlayamadım o yaz. Öyle geçip gitti günler.
..iki yıl sonra yeniden karşılaştığımızda onun tek tek kişilerin değil de toplumun, içine doğduğu ekonomik ve toplumsal koşulların kurbanı olduğunu bilmiyor muydum? Biliyordum elbet. Kendisine anlatmağa bile çalıştım bunu. Bilmediğim şey 'toplum'un biz olduğumuzdu. O sıra hâlâ soyut bir kavramdı benim için; ya da, kendimi de, çevremizi de, hattâ Melek'i de toplumdan soyutlamıştım. İşte onun için bir zorbayı öldürmekle onu kurtarabileceğime inandım herhalde. O tek zorbayı tüm zorbaların, hattâ zorbalığın simgesi olarak gördüm de ondan, değil mi? Gerçeklerle değil de simgelerle uğraştığım için (Melek de bir simgeydi çünkü eninde sonunda), bir simgeyi ortadan kaldırmağa çalıştığım için yanıldım..