Kirli ve yırtık giysiler giyip ayakkabılarımızı çıkarıyor, elimizi yüzümüzü kirletiyoruz. Sokağa çıkıyoruz... Durup bekliyoruz.
Yabancı bir subay geçerken sağ kolumuzu kaldırıp onu selamlayarak sol avucumuzu açıyoruz. Subaylar genellikle durmadan, bizi görmeden, bize bakmadan geçip gidiyor.
Sonunda bir subay duruyor. Anlamadığımız bir dilde bize bir şeyler söylüyor. Bize sorular soruyor. Cevap vermiyoruz, bir kolumuz havada, avucumuzu açıp kımıldamadan duruyoruz. Bunun üzerine ceplerini karıştırıyor, pislik içindeki avucumuza bir parça çikolatayla bozuk para bırakıyor, başını sallayarak uzaklaşıyor.
Beklemeye devam ediyoruz.
Bir kadın geçiyor. Elimizi uzatıyoruz.
"Zavallı çocuklar. Size verebileceğim bir şey yok."
Saçlarımızı okşuyor.
"Teşekkür ederiz."
Bir başka kadın iki elma veriyor, bir diğeri bisküvi.
Bir kadın geçiyor. Avuç açıyoruz, duruyor: "Dilenmeye utanmıyor musunuz? Evime gelin, size göre ufak tefek işler var. Odun kesmek, toprağı küremek gibi. Bu işleri yapmaya gücünüz yeter.
Iyi çalışırsanız size çorba ve ekmek veririm."
"Sizin için çalışmak istemiyoruz, hanımefendi. Ne çorbanızı
içmek ne ekmeğinizi yemek istiyoruz. Aç değiliz."
"Öyleyse neden dileniyorsunuz?"
"Nasıl bir şey olduğunu anlamak için, bir de insanların tepkisini gözlemliyoruz."
"Pis serseriler! Üstelik ukalalar da!" diye bağırarak uzaklaşıyor.
Eve dönerken, bisküvileri, çikolatayı, elmaları ve parayı yolun
kenarındaki uzun çalılıkların arasına atıyoruz.
Saçlarımızdaki okşayışı atmak mümkün değil.