Dünya, hiçbir zaman şimdiki kadar kalabalık ve hiçbir zaman şimdiki kadar yalnız olmamıştı. Her gün yüzlerce insanın yanından geçiyor, binlerce dijital sese maruz kalıyor ama günün sonunda o devasa kalabalığın içinde yapayalnız kalıyoruz. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’da tam olarak bu modern trajedinin panzehrini, o unutulmaz ve sarsıcı tespitiyle kalbimize çiviliyor "Bir insanın bir insana yetebileceği..." Raif Efendi, hayatı boyunca etrafındaki etten kemikten duvarlar arasında görünmez olmuş, kendi ailesinin bile yabancısı haline gelmiş bir adamdır. Onun bu silik ve içe dönük dünyası, Berlin’de bir sanat galerisinde, bir tablonun karşısında Maria Puder ile kesiştiğinde zaman durur. O andan itibaren anlarız ki; ruhun yalnızlığı ne coğrafyayla ne de kalabalıklarla ilgilidir. İnsan, kendi derinliğini görebilecek, o derinlikteki sessizliği paylaşabilecek tek bir ruha ihtiyaç duyar. Sabahattin Ali bize aşkın o klişe, tantanalı ve dışarıya şov yapan halini anlatmaz. Onun anlattığı, iki insanın birbirinin eksik parçalarını sessizce tamamlaması, dünyanın bütün vahşetine ve anlamsızlığına karşı birbirine sığınmasıdır. Maria Puder’in elini tuttuğunda Raif’in hissettiği o muazzam emniyet duygusu, aslında insanın dünyadaki en büyük arayışıdır. Her şeyin hızla tüketildiği, insanların birbirini basamak olarak gördüğü bir evrende tek bir insanın, başka bir insanın tüm varoluşsal boşluğunu doldurmaya yetebileceği gerçeği hem çok büyüleyici hem de çok sarsıcıdır. Filozofların, sosyologların ciltlerce kitapla açıklamaya çalıştığı o "varoluşsal yalnızlık" sancısını, Sabahattin Ali şu tek bir cümleyle özetler: "Dünyada bana ‘Ben de varım!’ dedirtecek tek insanı bulmuştum." Bu cümle, kütüphaneler dolusu felsefe kitabından daha ağırdır. Çünkü insan, ancak başka bir insanın
Duygu ve Düşünce
Bazen Tolstoy'un İvan'ı olur, yalnızlığa terk edilirsin. Raif Efendi'nin Maria'sı gibi sevilmek, Dostoyevski'nin Yeraltı'sına inip orada yaşamak istersin. Bazen de Victor Hugo'nun idam mahkumu olup nedensiz bir ölüme gidersin. Camus'un Meursault'su gibi kendi hayatına yabancılaşır, Oğuz Atay'ın Selim'i gibi kelimelerin ağırlığı altında ezilirsin. Birini sevip aşkından yanarken Stefan'ın bilinmeyen kadını olur, aşkını mektuba dökersin. Nazım'ın Piraye'si olur aldatılırsın. Turgut Uyar'ın Tomris'i olur, bozuk saat misali yüreğinin durduğu yerde olursun. Werther gibi yanlış kişiye vurulur, kalbinin kime kapılacağını kestiremezsin. Ve en sonunda Zebercet gibi, hiç gelmeyecek bir yolcuyu ömrün boyunca beklersin.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Kürk Mantolu Madonna
"İçimizde öyle bir dünya kuruyoruz ki, sonra dışarıdaki dünyayı tamamen unutuyoruz... Her satırında insanı kendi yalnızlığıyla yüzleştiren, kalabalıklar içindeki o derin yabancılığı yüzümüze vuran zamansız bir başyapıt. Raif Efendi ve Maria Puder'in hikayesi, kaçırılan fırsatların ve sessiz vedaların en hüzünlü hali."
Duygu ve Düşünce
İnceleme Değil, İncinme: 8Kitap 8Karakter, Ben Tek
Bölüm 1 - Dünyanın Ortasında Toplananlar Ekvator çizgisinin geçtiği yerde, Ciudad Mitad del Mundo (Dünya'nın Ortası) geceleri bambaşka bir sessizliğe bürünüyordu. Gündüz turistlerin, fotoğrafların ve rehber seslerinin doldurduğu alan, gece olduğunda sanki kendi varlığını geri çekiyor, geriye yalnızca taş ve boşluk kalıyordu. Anıtın önündeki merdivenler bu boşluğun en görünür yeriydi. Bu merdivenlerde oturanlar sıradan insanlar değildi. Her biri farklı bir romanın içinden çıkıp gelmişti ve her biri kendi zamanını geride bırakmıştı. En üst basamakta Meursault bulunuyordu. Yabancı adlı eserin bu karakteri, Albert Camus’un anlattığı dünyadan kopmuş gibi değil, o dünyayı hiçbir zaman tam olarak kabul etmemiş gibi duruyordu. Biraz aşağıda Yeraltı Adamı vardı. Yeraltından Notlar içindeki bu figür, Fyodor Dostoyevski’nin dünyasından çıkmış ama oradan tamamen ayrılmamıştı, hala kendi zihniyle çatışıyordu. C. Aylak Adam içinden gelen bir başka yalnızlıktı. Yusuf Atılgan’ın karakteri dünyaya karşı mesafesini bir tavır gibi taşımıyordu, daha çok doğal bir uzaklık gibi yaşıyordu. Selim Işık ise Tutunamayanlar dünyasının merkezindeki kırılmayı taşıyordu. Oğuz Atay’ın kurduğu o iç ses, burada bir beden haline gelmişti. Alt basamaklarda Raif Efendi ve Kemal vardı. Biri Kürk Mantolu Madonna içinde sessiz bir aşkın taşıyıcısıydı, diğeri Masumiyet Müzesi içinde hatırayı nesneye dönüştüren bir hafızaydı. Daha aşağıda Raskolnikov ve Ömer yer alıyordu. Suç ve Ceza ve İçimizdeki Şeytan üzerinden gelen bu iki karakter, düşünce ile eylem arasındaki gerilimi temsil ediyordu. Merdivenlerin orta kısmında Ravi, gölgede Hiç ve en alt basamakta Münzevi vardı. Ben ise merdivenlerin başlangıcında, bu yapının hem dışında hem içinde duruyordum. Bu düzen, aslında bir karşılaşmadan çok bir
Seninle öyle çok uçuk hayallerim yoktu aslında. Birlikte oturup Kürk Mantolu Madonna'yı tartışırdık en fazla. Ben Raif sevmedi derdim, sen gücü yetmedi derdin.