Şiddetli bir fırtınanın ardında kalan izole bir çiftlikte, çözümsüz bir bilmeceyle karşı karşıyayız: Bir suç var, ancak mantıklı bir cevap yok. Gizli mesajı çözebilecek tek kişi, artık görevinden ayrılmış olan Mila Vasquez. Bir yıl önce mesleğini bırakan Mila, kızı Alice ile gözlerden uzak, izole bir hayat sürmektedir. Ancak bu vakanın kendisini sandığından çok daha yakından ilgilendirdiğini fark edince, kaçamayacağını anlar. Kötülük, ismini ve suretini değiştiriyor; artık sanal dünyanın kıvrımlarında, silinmesi imkansız dijital izler bırakarak gizleniyor. Oyun yeni başladı ve katil, her zaman bir adım önde.
Suflörün Oyunu, Donato Carrisi ismine ve Mila Vasquez serisine duyduğum büyük sevgi ve beklentinin altından kalkamayan, tam anlamıyla kocaman bir hayal kırıklığı. Serinin tutkunları, bu kitabın o ilk kitaptan beri ilmek ilmek işlenen o büyük, karanlık kötülüğün nihayet ortaya çıkacağı, tüm gizemlerin çözüleceği bir final olmasını beklerken, yazar resmen bizi yarı yolda bıraktı.
En can sıkıcı kısım, bir önceki kitap olan Labirentteki Adam'ın o muazzam şokla biten sonunun bu kitapta yok sayılmasıydı. Sanki o olay hiç yaşanmamış gibi! Bu kopukluk, serinin ruhuna ihanet etmek gibi geldi bana. Yıllardır biriken o temel soruların, o karanlık komplonun nedenlerinin tek birine bile cevap verilmemesi, büyük bir hüsran yarattı.
Kurguya gelince... Neresinden tutsam elimde kaldı. Özellikle Mila'nın sanal bir dünyaya (siber oyunlara) girip ipucu toplaması, sonra gerçek hayata dönüp onları bulmaya çalışması benim için tam bir kopuş noktasıydı. Serinin o derin, psikolojik ve kirli gerilim atmosferi bir anda sulandırıldı; mantığım ve zekam, yazarın zorlama ve inandırıcılıktan uzak çözümleri karşısında resmen yandı.
Mila'nın emeklilik kararına saygı duysam da, yazarın sürekli