“Yazları adaya gelen bir gazeteci dostun ses alma aygıtı var. Ve Doğu’da, köylerde, kahvelerde çekilmiş ses bantları. “Topal Abdo Ağıtı’nı dinler misiniz?” dedi bir gün. Biraz soğuk bir gündü sanırım; denize çıkılmamış. Hocanın otelinin altındaki kahvede toplanıldı. Ses aygıtı-eski usül, makaralı- geldi kuruldu. Çepeçevre oturdular. Babam, doğan bey, Gega; Necil bey var mıydı anımsamıyorum, Şahap Sıtkı, Fethi Giray olabilir. Başka balıkçılar, köylüler... Aygıt çalıştırıldı. Bir iki cılız saz sesi ardından tuhaf yabanıl bir ses, sesten çok bir çığlık yükseldi aygıtın o güne göre oldukça gelişmiş yükselticilerinden. Bir soluk ki tepeden tırnağa ateş, tepeden tırnağa alev! “Ceylan Ali söylüyor” dedi Otyam, söylüyor ne demek, bağırıyor, inliyor. Düpedüz yalaz çıkıyor ağzından-ya da yüreğinden. Üç beş dakika sonra bir şişe rakı getirildi yandaki bakkaldan, çay fincanlarına dolduruldu. İçiyorlar. Baktım sessizce ağlayanlar var masada. Babamın gözleri yaşlı. Anlamıyorum. Beni pek etkilemiyor çalınan şey, çocuğum ne de olsa, ölümü, ayrılığı, acıyı, şiddeti bilmiyorum. Ağlayanlara biraz şaşarak ve belli belirsiz bir utanma duygusuyla bakıyorum. İşin tuhafı, çalınan banttan da ara ara burun çekme sesleri geliyor; ağıtın okunduğu o kahvede de ağlıyorlar belli ki. Neye ağlıyorlar? Topal Abdo’nun öyküsünün-Güneydoğunun bitip tükenmez ve çoğu birbirine benzer eşkıya öykülerinden biri bu-kimseyi -en azından burada- çok fazla ilgilendirdiğini sanmıyorum. Asıl o ses, sesten çok çığlık olan o ezgi, buruyordu yürekleri besbelli, binyıllar gerisinden gelen bir ezgi, aşklar, ayrılıklar, ölümler, avlar, yangınlar, zulümler anımsatıyor. Belki bir yaban hayvanı uyanıyor bu ezgiyle içlerinden. Derin bir kovuktan, korkmuş gözlerle karanlığa bakan ve herkeste bir parçası bulunan o yaralı