Samih Rifat

Samih Rifat

YazarÇevirmen
8.1/10
1.438 Kişi
·
5.388
Okunma
·
5
Beğeni
·
557
Gösterim
Adı:
Samih Rifat
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar, Fotoğrafçı, Mimar, Belgesel Yönetmeni
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1945
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 4 Ağustos 2007
1945 yılında İstanbul'da doğdu. Saint-Benoît Lisesi'nden mezun oldu. 1970'te İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. 1970-86 yılları arasında çeşitli devlet kurumlarında restoratör olarak çalıştı.

Daha sonra reklam sektörüne geçti. Fotoğrafçılık, belgesel film ve reklam filmi yönetmenliği ile reklam yazarlığı yaptı. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ta danışman olarak çalıştı. 2000'li yıllarda Koç Kültür Sanat bünyesindeki K Kitaplığı ve sadece beş sayı çıkan Aries dergisinde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Üniversite yıllarından başlayarak çeviriye yöneldi. İlk çevirilerini 80'li yıllarda Yazko Çeviri dergisinde yayınladı. René Char, Jacques Prévert, André Verdet, Jean Follain, Paul Valéry, Kavafis, Le Corbusier gibi ozan/yazar'lardan çeviriler yaptı.

İlk yazısı 1978'de Cumhuriyet gazetesinde çıktı. Birçok deneme ve çevirisi Sanat Dünyamız, Kitap-lık ve P gibi dergilerde yayınlandı. 80'li yıllardan başlayarak çeşitli dergilerde, yazdığı yazılara eşlik eden fotoğraflar yayınladı.

4 Ağustos 2007 tarihinde İstanbul'da öldü.
..neden hiç konuşmadığını soranlara: ''Sizin gevezelik etmenizi engellememek için'' yanıtını vermiş.
Samih Rifat
Sayfa 19 - YKY
Anlamadan dinlerken sağırlara benziyorlar.
Atasözü onlar için söylenmiş: buradalar ama yoklar.
Samih Rifat
Sayfa 45 - YKY
210 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Honore de Balzac romanda “gerçekçilik” ve “doğalcılık” akımının yaratıcısı olarak kabul edilir. Köy kökenli bir ailenin ve memur bir babanın çocuğudur. İsmi Honore Balssa’dır gerçekte; ama şöhret düşkünlüğü nedeniyle isminin başına soyluluk ifade eden de takısı da ekleterek Honore de Balzac olarak değiştirmiştir ismini. Edebiyat dünyasında duyulur duyulmaz, aldığı paralarla tamamen bohem bir hayat yaşamaya başlar. 1847’de Polonya’daki sevgilisinin şatosuna yerleşir ve bir süre sonra evlenir. 1850’de ise vefat eder. 85’i tamamlanmış ve 50’si taslak halinde eser bırakmıştır. Gözlem yeteneği çok yüksek olan Balzac’ın empati yeteneği de çok fazlaydı.

Değişik özellikleri, özellikle bu romandaki yazım tekniği bana fazlasıyla Dostoyevski’yi anımsattı. Kitabı okurken dedim ki, acaba bu iki yazardan biri diğerini çok mu etkiledi? Ve rahmetli Cemil Meriç’in sözleri aklıma geldi:”Balzac ve Dostoyevski öğretti bana roman okumayı.”

Dün gece değerli bir dostum bana mesaj yazmış sağolsun, Balzac’ın kitaplarının ilk defa çevirilerini yaparak ülkemize kazandıran insan Cemil Meriç’in fikri hakkında: “Yıllardır yazmak istediğim bir Balzac var, belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir rüya. Kitap üç bölümü kucaklayacak: 1-Balzac’ı yaratan dünya, 2-Balzac’ın yarattığı dünya, 3-Dünyadaki Balzac.”

Mutlak Peşinde, benim için çok değerli bir ruh atlası özelliğinde oldu. Eser ilk otuz sayfasında yaptığı tasvirlerle beni negatif manada çok şaşırtmıştı; çünkü eseri üç dört farklı kişiden tavsiye olarak elime almıştım ve okumak istemedim zaman zaman, donuk donuk okudum. Ama gelgelelim otuzbirinci sayfadan itibaren ne olduysa sanki bir sihirli değnek romanı baştan sona değiştirdi. Ben romanın peşinden sürüklenmeye başladım, sürüklendikçe çok ilginç tecrübeler ediniyordum, romanın içinde izleyici bir karakterdim sanki. Kitap aktı, aktı; büyük dalgalar halinde beni götürdü, bambaşka dünyalarda gezdirdi.
Hayret ettim, bu kafa yapısı, bu derinlemesine empati yeteneği sadece Dostoyevski’de var bilirdim; ama bu hayatta nelerde yanılmadım ki; bazen yanılmak da sevindirir insanı, öyle değil mi?

Balzac’ın anlatım tekniği hem doğal hem de gerçekçilik metodunda; ince ince öyle detaylara inmiş ki, zihnimde her detayın dalları önce yeşermeye , sonra nerdeyse ağaç olmaya başladı. Dostoyevski için insan ruhunun haritalarını çizen adam diyorum, galiba Balzac da aynı yetenekte bir değer. Bohem yaşamıyla eserlerinin hiç alakası olmayan Balzac’ı eseriyle değerlendirmek gerekirse, Balzac belki de ünlü ve zengin olmak için eserlerinde sanatını bu safhaya ulaştırmak zorundaydı. İşte edebiyatın ve sanatın bu tip değişik beyinlerden böylesine zuhur etmesi beni hep şaşırtmıştır; zıtlıkların güzelliğe ve sanata tezahürü...

Mutlak Peşinde romanı ilginç, gizemli ve ailevi konularıyla okuyucuda sevinci, aşkı, aileyi, asaleti, nezaketi, ihtiras ve tutkuyu ama hastalık türünde bir tutkuyu, acıyı, hüzünü, zenginliği, fakirleşmeyi ve daha birçok şeyi öyle akıcı, öyle duygulu, öyle derin anlatmış ki; emin olun uzun ama uzun bir süre aklınızdan çıkmayacak.

Romanda Claes ailesinin karakterleri çok temiz, çok asil, çok fedakar insanlar. Diğer karakterlerde çok akılda kalıcı karakterler; Türk sineması olsa sezadır. Karakterler sayfalar çevrildikçe büyümeye, olgunlaşmaya, fedakarlığın yamaçlarına öylesine çıkmaya başlıyor ki aklınız bu karakterlerle beraber çıkmazlarda kalıyor; birçok karakterle kendinizi özdeşleştiriyorsunuz.

Bayan Claes için gözyaşlarımı tutamadım, beni çok sarsttı; ölüm yatağında fedakarlık ve sorumluluğun zirvelerine öylesine nezih ve aşık bir anne olarak çıktı ki bir anda ana kahraman o oldu gözlerimde; ama galiba çok erken konuşmuştum, sonra bir anda bayan Marguerite çıktı sahneye, Balzac bunu nasıl ve neden yaptı bilmiyorum ama artık ana kahramanım bayan Marguerite olmuştu bile. Bayan Marguerite melek gibi bir hanımefendi, güzelliğiyle zekasını ve fedakarlığıyla sorumluluk vazifesini bu denli güzel ifa etmiş kaç hanımefendi vardır, bilemiyorum?

Bay Claes ve ailesi için ne kadar üzüldüğümü, ne kadar şaşırdığımı ifade etmem çok zor, o yüzden bizzat siz değerli okurların bu kitabı mutlaka ilk sıralara koymanızı ısrarla tavsiye ediyorum. Unutulmayacak, birçok kez okunmak istenilecek bir kitabı geciktirmeden okumanız dileğiyle.

Saygılarımla,..
388 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
"Hiçbir şeye şaşırma, hakikatin de insanların da iki yüzü vardır. ''
Amin Maalouf

Kuran'da Allah'ın doksan dokuz adının olduğu geçer. Pekala bu sayıyı yüze tamamlayan gizemli bir ad var mıdır? Yüzüncü Ad ile ilgili olarak; bu adın Hz. Süleyman'ın yüzüğünün üstünde yazılı olduğu, Nuh'un bu adı söylerek Tufan'dan kurtulduğu, bu adı söyleyenlerin cennete gideceği, dahası bu adın dünyayı kurtaracağı rivayet edilir. Böyle bir ad var mıdır? Yoksa bu bir körinanç mıdır?

Lübnanlı yazar Amin Maalouf bu rivayetlerden yola çıkarak yine tarihi bir kurgu romanı yazmış. Yıl 1665. Hristiyan ve Yahudi inançlarına göre Canavar Yılı olarak kabul edilen 1666 yılından hemen öncesi. Özellikle İncil'de bu yılla ilgili kehanetler var. Buna göre bu yılda deccal ortaya çıkacak ve dünya yok olacaktır. Kehanetlerin çıkmaya başladığı söylentileri artınca da halk tedirgin olur ve herkes bu yüzüncü adın olduğu kitabın peşine düşer.

Hikayemizin kahramanı  Baldassare, Lübnan'da yaşayan Hristiyan bir antika tüccarı. Bir şekilde eline Tanrı'nın yüzüncü adı olduğunu düşündüğü kitap geçer ve onu okuyamadan satar. Ardından pişman olur ve kitabın peşinden bir yolculuğa çıkar. Yüzüncü Ad, Lübnan' dan başlayıp Mersin, Konya, İzmit, İstanbul, İzmir ve Avrupa'da son bulan bir yol hikayesi.  Maalouf, diğer kitaplarında olduğu gibi yine okuyucusuna dünyayı dolaştırıyor. Yazarın en sevdiğim kitabı olan  Afrikalı Leo kitabında da  üç kıtayı dolaşmıştım.

Zaman 17.yüzyıl, mekan yazarın çok iyi bildiği Akdeniz ve çevresi. Eğer tarihe merakınız varsa bu kitabı okurken birçok yeni bilgi öğreneceksiniz. Kitapta Musevilik, Yahudilik ve Müslümanlık ile ilgili birçok bilgi mevcut. Osmanlı Devleti ile Sultan 4.Murat'ın olduğu kısımlar ilgi çekiciydi. Özellikle İzmir'de ortaya çıkan Yahudi Mesih Sabetay Sevi ile ilgili bölümü okurken gerçek olduğunu öğrendiğim birçok bilgiye ulaştım ve bu bilgilere de şaşırdığımı söyleyebilirim.

Okuduğum 7. Maalouf kitabıydı. Yazarı okurken kitabın  sonunda hayal kırıklığına uğramayacağımı biliyorum artık. Okuyucuyu zorlamayan akıcı bir dili var. Hikayelerini süsten uzak bir şekilde anlatıyor. Olayların geçtiği mekanları anlatırken kısa tasvirler kullanıyor. Karakterlerinin iç dünyalarıyla ilgili yaptığı tasvirler de okuyanı sıkmayacak şekilde. Bence yazarın anlatımındaki en önemli özelliği ise sürükleyiciliği.

1949 yılında Lübnan'da doğmuş olan yazar, şu an 70 yaşında ve Paris'te yaşıyor. Bütün eserlerinde Akdeniz çevresini ve Orta Doğu'yu ele alıyor. İlk romanı Afrikalı Leo ile 1986 yılında Fransız-Arap Dostluk Ödülü'nü, Tanios Kayası ile de 1993' te Goncourt Ödülü'nü kazanmış. Yazarın en bilinen eseri ise Semerkant.

Tarihe merakınız varsa kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.
395 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Eveetttt
Bütün bir günüm Balzac yazmayla geçti:)
Kitaba inceleme yazmaktan ziyade tez yazma aşamasında gibi bir durum oldu, tabiki yedi sayfalık Balzac tezimi paylaşamayacağım ama beni bu yazıya getiren etkinlik için konuşmam gerek.

Biliyorsunuz Sabahattin Ali Kampı yaptık ( bilmiyorsanız bakınız :) #34571181 ) ve ona dair her şeyi konuştuk. Öldürülmeden önce yanında taşıdığı çantasından çıkan iki kitaptan biri idi Modeste Mignon. Kampımızın yarışmalarındaki hediyelerimiz de bu iki kitaptı.
E biz de Sabahattin Ali'nin mirasıymışçasına okuyalım dedik ama bu kitapla ilgili nereye baktımsa herhangi bir bilgi bulamadım. O zaman kendimiz konuşalım dedik ve bu etkinlik fikri aklımıza geldi. ( #34700268 )
Sabahattin Ali, bu kitabı okudu mu, okumadı herhalde ki yanındaydı, okusa beğenir miydi, ya da tırt hiç Balzac ayarında değildi mi derdi, efsane anlatımından esinlenip kendi de kendi Modeste'sini mi yazardı bilemiyorum da bunu düşünürken onu elinde kitaplarıyla tehlikeli olarak gören ve öldüren canavarlara ağız doluncası küfür geliyor ağzıma ya, neyse...

Ben biyografileri filmlerde de kitaplarda da daha çok tercih ediyorum. İşin magazinel kısmı mı çekiyor yoksa yazılan romanların şiirlerin hikayelerin gerçeğini öğrenme merakım mı ağır basıyor tam emin değilim. Ama okuduğum romanın gerçeğini öğrenince daha çok bağlanıyorum. Mesela; Kürk Mantolu Madonna'nın gerçek olduğunu öğrendiğimde, Ahmed Arif'in saçlarına kan gülleri takmak istediği kadının kim olduğunu bildiğimde, Dönüşüm'deki böceğin yansıması Kafka'yı bulduğumda, Modeste Mignon'un şiirlerine aşık olduğu yazarın/şairin kim olduğunu öğrenince daha da siniyor içime ve daha çok etkileniyorum:)

Balzac'ın dilinin muhteşem aktığı kitaplarından biri bence 'Alçakgönüllü' Modeste Mignon. Kitabı Balzac çok kısa sürede yazıyor ya dayanma gücü de çok zorlaşıyor;
"Bünyem artık dayanamıyor. Dinleniyor. Artık kahveye yanıt vermiyor. Modeste Mignon'u bitirebilmek için fincanlar dolusu kahve yuvarladım. Su gibi içiyordum." (Balzac syf. 477)

Kitabı ithaf ettiği "Polonyalı Bir Kadın" , Balzac'ın ömrünü yemiş, Balzac’ı 10 yıl oyalamış, evli olduğu halde onun kimseyle ilişki kurmasını istemeyerek trip üstüne trip atmış, kendisinden tiksindiği halde bırakmamak için de gereksiz bir direnç göstermiş, kısacası onu parmağında oynatmış ve ancak onun ölümü garantisiyle kendisiyle evlenmiş o kadar da aşağılık bir kadın aslında. Peki Balzac niye ömrünün en güzel yıllarını bu kadınla heba etti dersek cevabı maalesef Balzac'ın hayatı boyunca tüm hayallerinin kilit noktası olarak ortaya çıkıyor: 'zengin ve dul kadın'. Ben hayatımda böyle güzel ithaf edilmiş bir kitap görmemiştim, ama işte kimleeer kimlerle...

Kitabı ithaf etmiş etmesine de içinde gizliden de laf sokmalar yol vermeler yok değil;
"Bir erkeği sonsuza dek bağlamak isteyen yaşlıca bir kadın, herhangi bir rekabeti olanaksız kılmak için sevgilisinin kusurlarını büyük birer erdemmiş gibi göklere çıkarmakla işe başlar; çünkü rakibi, bir erkeğin hemen de alışıverdiği bu çok ince övgülerin sırrını birdenbire kavrayamaz."

Ben kitabı okuyarak hem Balzac'a yeniden hayran oldum hem de onu daha yakından tanımak için yaklaşık 600 sayfalık bir Balzac devirdim (Zweig'dan Balzac). Hem Sabahattin Ali'ye hem Honore de Balzac'a hem Stendhal'e hem Victor Hugo'ya hem de Stefan Zweig'a daha çok yaklaştığım bir okuma turu oldu benim için.
Etkinliğe katılan herkeslere de teşekkür ederim.
Okuyalım, okutalım:)
87 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Uzaklığı kilometrelerle mi ölçmek lazım?
Yoksa çaresizliğin şiddeti midir insanı canından ayıran?

Bütün zamanların ötesinde mevsimleri, ayları, günleri isimsiz bırakan..
Bütün duvarlarını yıkan koskoca bir şehrin..
Bütün bekleyişleri ayaklarına savuran..

Ya da bir sızı mıdır, acısının şiddetiyle en amansız hastalıklara kafa tutan?
Bir cehennemde her zerresine kadar yanıp yok olduktan sonra, ertesi sabah gözünü yine aynı cehenneme açtıran..
Bir Hıdrellez dileği midir yoksa, gül ağacının dibinde, en güzel bahar yağmurlarıyla ıslanan?
Yorgun bir yürek midir ;düştü düşecek, çaresiz? Bir başka yüreğe yaslanan..

Gözlerimi asırlık akşamlara diken suskun bir umuttum ben. Bir bekleyiştim, yıkıldı yıkılacak..
Hayal kırıklıklarım olmadı hiç, hayallerim de.
Susuzluklarım olmadı hiç, suya kanışlarım da..
Bahar çiçeklerinden öğrendim zamanın çabuk geçtiğini.
Hayat, öylesine ürkek duruyordu yakamda..
Seslerin şaşaasından sıyırdım zamanı. Damlaların izlerini söktüm topraktan. Bir avuç kor aldım, ateşlerin en tutsağından. Bin nefes verdim ölümüne hasret bir cana. Ağaçlar meyveye durdu, dallar çiçeğe. Ben siyah bulutlarda demlenen baharları sevdim.

Şimdi gidersen, bir çığ gibi saplanır hasretlerim, bekleyişlerin yüreğine.
Kalırsam, zamanların ötesinde yepyeni bir iklim başlar hepimiz için..
Başlarsan huzurla yudumlarım her sabahı.
Bitirirsen keskin bir sızı düşer, iyileştiğini sandığım bütün yaralarımın üzerine.
Anlarsan anlatırım, sustalı bir yalnızlığa benzeyen gecelerimi.
Konuşursan dinlerim ; hiç bıkmadan, usanmadan.
Verirsen saklarım kilitli sandıklarda.
Tutuşturursan yanarım, hiç korkmadan..
Seversen ;
Küçülürüm,
Ufalırım,
Yok olurum sende...
140 syf.
·1 günde·6/10
Oedipus'un efsanesini biliyorsunuzdur. Kral Laios'a kahinin biri eğer oğulları olursa bu çocuğun babasını öldürüp annesiyle evleneceğini bildirir. Olacaklardan korkan kral, o sırada hamile olan eşini de ikna edip, doğan erkek çocuklarının topuğunu şişledikten sonra dağa götürüp ölüme bırakmaları karşılığında bir çobana teslim ediyor. Tabii ki çoban kıyamayıp başka bir aileye verir ve çocuğa 'şiş ayak' anlamına gelen ismini koyar yeni ailesi. Gel zaman git zaman çocuk büyür, kehaneti öğrenir ve gerçekleşmemesi için uzaklara gitmeye karar verir. Yolda dar bir geçitten geçerken küstah bir arabalıyı sinirlenip öldürür. Geldiği şehire de musallat olan canavarı alt edip kraliçenin kocası vefat ettiğinden evlenirler ve çocukları olur. Böylece kehanet gerçekleşmiş olur.

Bu efsane dikkatinizi çekiyorsa benzer bir Aziz Julien hadisesi var hristiyan ögelerle bezenmiş. Sürpriz sonlu. Tarihten ve dinden beslenen ermişlerle, azizlerle, gariplerle ilgili üç hikayesi var Flaubert'in bu kitabında. Fantastik dini diye bir tür varsa dahil edelim.

Siteyi saran Anna Karenina rüzgarında ihmal edilen Madame Bovary'nin yazarını tanıma mahiyetinde okumak isterseniz göz atılabilir.
395 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Hasan Ali Yücel Klasiklerine devam ederken...

Hepimiz çocukken bir ünlüye aşık olmuşuzdur, yani öyle sanmışızdır. Hayaller kurmuşuzdur. Bu kişi oyuncu, şarkıcı, futbolcu vb. olmuştur. Benimde vardı tabiki hatta o kadar saçma bir insandı ki, yani dizi karakteri olarak. Çünkü şimdi öyle bir şey olması mümkün değil. Kim miydi? Aynalı Tahir dizisinin Tilki Ekrem'i Saruhan Hünel... Hatta rüyalarıma bile girerdi :) Bir kere daha zor bir çocukluk geçirdiğim anlaşılıyor burada.

Kitabımıza gelirsek; kitaba adını veren genç kızımız Modeste, taşralı bir soylu ailenin, bir albayın kızıdır. Kitap okumayı seven birisi... (bundan dolayı kitapta fazlasıyla eser ve yazar ismi geçiyor.) Kitapçıdan aldığı şiir kitabı ile bir şaire aşık olduğunu düşünüyor ve ona mektup yazarak hayranlığını ve hislerini anlatıyor. Fakat şairimiz kibirli ve kendini beğenmiş. Tabiki cevap yazmıyor, hatta dalga geçiyor. Sekreterine ise, rastgele bir şeyler yazıp göndermesini söylüyor. Ve bu şekilde mektuplaşmalar başlıyor.Bundan sonrası yeşilçam filmleri gibi ilerlemekte...

Mektuplaşmalar ile buram buram aşk hikayesi... Süprizler de var ancak onlardan bahsetmeyeceğim.

Dili sade, anlaşılır ve akıcı. Bu yüzden kendimi kaptırdım aktı gitti kitap. Etkilendim de evet. Belki de böylesine bir aşktan etkilendim.

İlerlerken Modeste'ye pek sinirlendim. Şahsen ben onun yaptıklarını yapmazdım. Ama haksız sayılmazdı. Sonunun ise iyi mi kötü mü bittiğini yazmak istemiyorum. Bu baya bir açık verme olur.

Ekleyecek olduklarım ise son olarak; gerçekten insanların göründüğü gibi olmayışı, çıkarları için neleri göze alabilecekleri dahası yine de sevginin ve sabrın önemi yansıtılıyor eserimizde.
Okumanızı tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim kitaptaşlar...
120 syf.
·2 günde
Umberto Eco'nun Gülün Adı kitabını duymayan yoktur her halde...

Romanın heyecanlı bir yerinde Rahip, orta çağ manastırının kitaplığında yırtık bir el yazması bulur. Şöyle yazmaktadır:

“Birinci kitapta tragedyayı ele almış, acıma ve korku esinleyerek, nasıl bu duygulardan arınma sağladığını görmüştük. Söz verdiğimiz gibi şimdi de güldürüyü...”

Poetika eserinin kayıp olan ikinci bölümünün giriş cümleleridir bunlar... Aslında böyle satırlar yoktur. Böyle bir el yazması da.. Tamamen Umberto Eco uydurmuştur:) Ve koca bir romanı Aristoteles'in kayıp olan bu kitabı üstüne yazmıştır.

Bu ilginç bilgiyi kitabın çevirisini yapan ve Oktay Rifat'ın torunu olan Samih Rifat'ın o etkileyici ve bir o kadar da bilgilendirici önsözünden öğreniyoruz. Bir yandan da serzeniş gösteriyor Samih Rifat. Çoksatanlar listesine giren, vizyonda filmi gişe rekorları kıran Gülün Adı bu kadar bilinirken insanlar merak etmiş midir hiç Poetika'yı?

Mantığın babası Aristoteles... Ve Poetika... Yani şiir sanatı... Aslında bir şeyleri yapabilme, bir şeyleri gerçekleştirebilme sanatıdır.

Elimizde tam 2400 yıllık bir eser tutuyoruz. Yüz yıllardır özellikle Avrupalı filozof, şair ve tiyatro dramaturglarına ışık tutmuş bir eser. Felsefe tarihinin ilk sanat eseri...

Ona göre sanat bir 'mimesis' yani taklittir. Sanatçı taklit eder. Hayatta var olan her gerçeği taklit ederek sunar. Şiir ve tragedya her ne kadar başlarda dini bir öge olarak kullanılsa da zamanla sanatsal bir yapıya dönüşmüştür.  O yüzden kitapta anlatılan bizim bildiğimiz şiirden öte insanların ruhunu arındıran (katarsis), duygularını kabartan, bir yandan da olması gerekenin en iyisini gösteren tragedyalardır. Bir nevi gösteri sanatıdır yani.

O dönemde tragedyalar üst tabakalar için yazılırmış. Olması gereken en iyi durumu biraz da trajik konuları da içine katarak insanda bir arınma meydana getirecek şekilde ele alırmış. Ama komedyalar öyle mi? Değil tabii... O dönemde gülünç olmak alçaklıktır. Aristoteles'e göre de tragedyalar iyi olanı, üst tabakayı; komedyalar ise çirkin olanı ve alt tabakayı taklit eder. Hatta o dönemde kentleri çevreleyen mahallelere kome adını verdiklerini, komedya oyuncularının da adlarının küçük görülerek kentten kovulmuş olmalarından ve bir kome’den ötekine dolaşıp durmalarından aldığı söylenir. Yani aslında bizim bildiğimiz kome'dyen kome'den kovulmuş, aşağılık kişi anlamına geliyor olabilir mi acaba? :)

Kitabın aslında ikinci bölümünün komedyalardan bahsedildiği söylenir ama Aristoteles öldükten sonra öğrencisine kalan yapıtları tam olarak toplatılamaz ve yüzyıllar boyu mahzende saklı kalan yazılar bulunduğunda ise bir kısmı eksik olarak yazılıp yayına verilir. Yani bu kitap da eksiktir aslında. Ama bir yandan da acaba komedyalar hakkında bu kadar olumsuz şeyler söylenirken Aristoteles gerçekten bu konuda bir şeyler yazmış mıdır, insan düşünmeden edemiyor.

Kitabın anlaşılmasının zor olduğunu söyleyenler olmuş ama bence Aristoteles gayet açık ve net anlatıyor her şeyi. Bunda çevirinin de getirmiş olduğu bir güzellik var. Ama öncesinde Homeros'un İlyada ve Odysseia eserini okumak ya da bilgi edinmek kitabın anlaşılırlığını arttıracaktır. Zira çoğunluk burdan örnek vermiş Aristoteles... Daha örneklediği çok eser ve tragedya yazarı var ama maalesef günümüze kadar gelememişler.

Özellikle Aristoteles'in estetik felsefesi üzerine bilgilenmek istiyorsanız okumanızı tavsiye edebilirim.

Herkese bilgece okumalar...
395 syf.
·Beğendi
Çoktandır inceleme yazmıyordum fakat bu kitaba daha doğrusu yazara kayıtsız kalamadım.

Honoré de Balzac, 1800'lü yıllarda yaşamış yazar, çevirmen ve romancıdır. Yazar asillik ünvanı olan "de" adını sonradan almıştır. Aslen köy kökenlidir.

Esere geçecek olursak;

Kitap 1800'lü yıllarda geçmesine rağmen, hikayedeki kahramanların düşünce biçimleri ve yaşadıkları, çağımızın düşünce biçimiyle paralel olduğundan okurken ben de "Ya aradan 200 yıl geçmiş ama insan davranışlarında ve düşüncelerinde hiçbir değişiklik olmamış" hissini yarattı.

Yazar karakterlerinin tasvirlerini o kadar güzel ve anlaşılır bir dille yapmış ki şimdiye kadar bir yazarın uzun uzun betimlemelerinden sıkılan ben, yazarla bugüne kadar tanışmamış olmayı bir kayıp olarak gördüm. Özellikle kadın karakterler üzerinden verilen mesajlara bakaraktan yazarın kadın ruhundan nasıl iyi anladığını görmek yazara hayran olmama yetti diyebilirim. Bkz.

Eğer sevilmezsem yalnız kalırım. Syf.134

Her şeyini çocuğuna feda eden bir ana, kişiliğinden bir şey yitirmiş sayılır mı? Syf.127

Balzac'ın Stefan Zweig tarafından yazılmış bir biyografisi olduğunu düşünürsek önemini daha iyi kavrayabiliriz diye düşünüyorum ve herkese bu kitabı tavsiye ediyorum.
438 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bir dünya vatandaşı Amin Maalouf ve güzel bir Roman

Severek, beğenerek okuduğum bir kitap. Amin Maalouf'ın daha önce Doğu'nun Limanları'nı okumuştum. Onu da sevmiştim. Aslında yazarın yaklaşımları ile benim yaklaşımlarım benzerlik gösteriyor. Yazar dini temelli toplumların büyük sorunlara sebep olduğunu düşünüyor. Ben de aynı düşünceden hareketle bir toplumda dini temelli bölünmeler varsa orada en iyi yönetim şekli laik bir sistem ve katılımcı demokrasi olduğunu düşünüyorum.

Amin Maalouf kitabın hem yazarı hem de hikayenin anlatıcısıdır. Dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış kendi deyimiyle kök salmayıp yeni yollar peşine düşmüş geçmişini aramaktadır. Amin Maalouf, Lübnan'dan ABD, Brezilya, Küba ve Fransa'ya dağılan ailesinin tarihini bu kitapta toplamıştır. Kitap, Amin Maalouf'un dedesi Butros ve Butros'un kardeşi Cebrail özelinde geçmektedir.


Butros ve Cebrail, 1850lü yılların sonlarında Lübnan'da yaşayan iki kardeştir. Cebrail, yaşadığı yerleri beğenmez. Amerika'ya giden bir gemiye atlayarak soluğu okyanusun öteki yakasında alır. Amerika'da da fazla kalmaz Küba'ya geçer. Bu dönemlerde 18 yaşındadır. Burada zengin bir tüccar olur. Kardeşi Butros ise misyoner okullarında eğitim görüp öğretmen olur. Butros, kardeşi gibi göç etmek yerine kalıp Lübnan'da insanların daha iyi şartlarda yaşaması için fedakarlık yapmak düşüncesindedir.



Butros yaşadığı Lübnan'da sorunlar başgösterince gitmek mi iyidir kalıp mücadele etmek mi? ikilemi içinde kalır. İşte yazarımız dedesi Butros'un bu ikilemi üzerine hikayesini oturmuştur. Yaşadığı topraklardan gitmek istese de bunu kötü bir şey olarak kabul ediyor. Ne gidebiliyor ne de yaşadığı topraklarda yaşayabiliyor.



Aslında bu hikaye şöyle ortaya çıkar. Amin Maalouf'un babası Rüştü ölür. babasını yeni kaybeden Amin Maalouf, babaannesi bazı mektuplar verir. Aynı dönemde diplomat bir tanıdığı daha önce görev yaptığı Küba'da bir akrabasının olup olmadığını sorar. Kahramanımız yok derse de diplomat dostu onlarla ilgili bir kişiyi tanımaktadır. Ayrıca halası Kamal da Amin Maalouf'a bazı bilgiler vermektedir. Bunlar üzerine yazar bir anda bilmediği bir akrabasının Küba'da yaşadığını öğrenir. İşte tüm bunlar üzerine dedesi ile ilgili daha fazla bilgi edinmek için dedesinin ölmeden önce yaşadığı Lübnan'daki eve gelir. Burada bulduğu mektup, fotoğraf ve kartlar vasıtasıyla aslında dedesinin bir kardeşinin Küba'ya gittiğini orada yuva kurup kaldığını öğrenir.


Bu noktadan sonra 1860'lı yıllardan itibaren İdealist Butros ile biraz maceraperest biraz özgür ruhlu Cebrail kardeşlerin hikayesi başlar. Kahramanımız pek hatırlamadığı dedesi Butros'u arkasında bıraktıkları ile daha iyi tanımaya başlar. Lübnan'da bulduğu mektup fotoğraf ne bulduysa bir çantaya koyarak Fransa'ya dönen yazar bunları tek tek incelemelere başlar. Bu inceleme esnasında İki kardeşin hikayesi etrafında Amerika'nın yaşadığı değişim, Küba'nın özgürlüğü Osmanlı Devletinin çöküşü birbirini izler.

Tarih boyunca karışık bir ülke olan Lübnan özelinden hareket eden Amin Maalouf, millet ve din -mezhep ayrımı olmayan bir dünya ve toplum arzusu içinde bulunmaktadır. Lübnan, etnik esaslar üzerine bölündüğü için bugün bile sistemini oturtamamış bir üşkedir. Krizler, Lübnan'ın kaderinin bir parçası gibidir. Amin Maalouf, yönetenlerin Fransa'ya laik bir sistem getirmesine rağmen sömürgeleri olan Lübnan'da dini-etnik temelli bir siyaset gütmesine şu cümlelerle tepki göstermektedir:

"Mustafa Kemal, hiç olmazsa tutarlı bir laikti, kendi ülkelerinde Devlet ile Kilise'yi birbirinden ayıran, bize gelince, köy papazının okuluna para desteği sağlayan o Fransızlar gibi değildi"


Kitabın başında da kendisini bir yere ait hissetmediğini belirten yazar, kök kelimesini kullanmayı uygun bulmaz. Çünkü kök insanı bir yere bir millet, toplum veya bir dine bağlar. Bunun yerine evrensel olmayı istemektedir. Bir bakıma dünya vatandaşı olmayı yeğlemektedir.



Aslında Amin Maalouf düşünce ve ideallerini İdealist dedesi üzerinden anlatır. Butros'ın Lübnan'da açtığı tüm Hristiyan mezheplerine ait öğrencileri kabul ettiği okulun adı Evrensel Okuldur. Bu okulun tanıtımını yaparken Hristiyan mezhepleri olan Ortodoks, Katolik ve Protestanlardan tepki görür. Bu tepkilere iyi bir Hristiyan olduğunu ve Hristiyan ahlakına inandığını belirse de Butros artık bir dinsiz yaftası yemiştir.


Burada şunu belirtmeliyim ki nasıl İslam'da taasuptan bahsediyorsak Butros da Hristiyan mezheplerinin içinde bulundukları taassubu eleştirmetedir. Sergilediği davranışları Hristiyanlıkla bağdaştıramayan yakınları Butros'a kızmakta onu dinsizlikle suçlamaktadır. Oysa Butros, her seferinde iyi bir Hristiyan olduğunu dile getirmektedir. Bugün biz de İslam ile ilgili bir taasuptan bahsettiğimizde aynı durumla karşılaşmıyor muyuz???


Butros aydınlanmadan yana birisi. Bu sebepledir ki Mustafa Kemal Atatürk'ü aydınlanma taraftarı olması sebebiyle çok seviyor ve çocuğuna Atatürk onuruna Kamal adını veriyor. Yine kitapta aydınlanmacı tavrından dolayı Atatürk'e yapılan atıflar var.


"Butros'un, hem düşünce, hem mizaç olarak kendine çok yakın bulduğu bu insana duyduğu hayranlık beni şaşırtmıyor; hatta,kendi Dağının bundan böyle Türk toprakları içinde yer almadığına üzülmüş olduğundan eminim. Mustafa Kemal, hiç olmazsa tutarlı bir laikti, kendi ülkelerinde Devlet ile Kilise'yi birbirinden ayıran, bize gelince, köy papazının okuluna para desteği sağlayan o Fransızlar gibi değildi"

Amin Maalouf'ın babası kitapta çok geçmesine rağmen adı geçmez. Sadece annesine yazdığı bir mektuptan babasının adının Rüştü olduğunu anlaşılmaktadır.
395 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Aşk oyunu buna derler güzelim, seçmelisin birini...

Öyle tatlış bir kitap okudum ki duygularımı kelimelere tam manasıyla dökemeyecekmişim gibi hissediyorum. İlk kez Balzac okudum ve bayıldım. Yazımına, diline, yerleştirdiği şaka yollu iğnelemelerine...

Şurada, #34700268 iletinin altına yazmıştım, matruşka bebekleri gibi karakter içinden karakter çıkartmış Balzac. A kişisini okuyorken, A kişisinin yolu B ile kesildiğinde bu kez B'den bahsetmeye başlıyor. Böyle böyle elindeki iskambil kartlarını birer birer masaya açar gibi karakterleri açıp, falı okuyor bize.

Anlatımdaki şiirselliğe, sürekli teatral metinlere ve mitolojiye yapılan göndermelere hayran oldum. Zaten kitap da biraz tiyatro havasındaydı bana göre; okurken karşılıklı diyaloglar, davranış biçimleri gözümde net bir şekilde oynadı.

Kitap aşk üçgeni dörtgeni değil, aşk kördüğümü mübarek. :) Herkesin hayran olduğu güzel Modeste kendisine eş olarak kimi seçecek beklentisi, lunapark trenindeymişim heyecanı verdi bana.

Önemli olan STATÜ mü? PARA mı? AŞK mı? Kalp mi mantık mı? Yoksa ailenin istediği mi? Balzac hepsini dantel dantel örmüş, aşkın gözü kaçıncı aşamadan sonra körleşir? E bir kızı bin kişi ister bir kişi alır denilmiş.

Modeste aşkı mı seçecek, ünvanı mı? Yoksa tümünü elinin tersiyle itecek mi? Hepsinin cevabı 1000k pembe dizi kuşağında, Modeste Mignon'da. ;)

Yazarın biyografisi

Adı:
Samih Rifat
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar, Fotoğrafçı, Mimar, Belgesel Yönetmeni
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1945
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 4 Ağustos 2007
1945 yılında İstanbul'da doğdu. Saint-Benoît Lisesi'nden mezun oldu. 1970'te İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. 1970-86 yılları arasında çeşitli devlet kurumlarında restoratör olarak çalıştı.

Daha sonra reklam sektörüne geçti. Fotoğrafçılık, belgesel film ve reklam filmi yönetmenliği ile reklam yazarlığı yaptı. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ta danışman olarak çalıştı. 2000'li yıllarda Koç Kültür Sanat bünyesindeki K Kitaplığı ve sadece beş sayı çıkan Aries dergisinde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Üniversite yıllarından başlayarak çeviriye yöneldi. İlk çevirilerini 80'li yıllarda Yazko Çeviri dergisinde yayınladı. René Char, Jacques Prévert, André Verdet, Jean Follain, Paul Valéry, Kavafis, Le Corbusier gibi ozan/yazar'lardan çeviriler yaptı.

İlk yazısı 1978'de Cumhuriyet gazetesinde çıktı. Birçok deneme ve çevirisi Sanat Dünyamız, Kitap-lık ve P gibi dergilerde yayınlandı. 80'li yıllardan başlayarak çeşitli dergilerde, yazdığı yazılara eşlik eden fotoğraflar yayınladı.

4 Ağustos 2007 tarihinde İstanbul'da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 5.388 okur okudu.
  • 129 okur okuyor.
  • 2.723 okur okuyacak.
  • 97 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları