Samih Rifat

Samih Rifat

YazarÇevirmen
7.9/10
3.591 Kişi
·
13,6bin
Okunma
·
19
Beğeni
·
1.395
Gösterim
Adı:
Samih Rifat
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar, Fotoğrafçı, Mimar, Belgesel Yönetmeni
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1945
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 4 Ağustos 2007
1945 yılında İstanbul'da doğdu. Saint-Benoît Lisesi'nden mezun oldu. 1970'te İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. 1970-86 yılları arasında çeşitli devlet kurumlarında restoratör olarak çalıştı.

Daha sonra reklam sektörüne geçti. Fotoğrafçılık, belgesel film ve reklam filmi yönetmenliği ile reklam yazarlığı yaptı. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ta danışman olarak çalıştı. 2000'li yıllarda Koç Kültür Sanat bünyesindeki K Kitaplığı ve sadece beş sayı çıkan Aries dergisinde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Üniversite yıllarından başlayarak çeviriye yöneldi. İlk çevirilerini 80'li yıllarda Yazko Çeviri dergisinde yayınladı. René Char, Jacques Prévert, André Verdet, Jean Follain, Paul Valéry, Kavafis, Le Corbusier gibi ozan/yazar'lardan çeviriler yaptı.

İlk yazısı 1978'de Cumhuriyet gazetesinde çıktı. Birçok deneme ve çevirisi Sanat Dünyamız, Kitap-lık ve P gibi dergilerde yayınlandı. 80'li yıllardan başlayarak çeşitli dergilerde, yazdığı yazılara eşlik eden fotoğraflar yayınladı.

4 Ağustos 2007 tarihinde İstanbul'da öldü.
210 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Honore de Balzac romanda “gerçekçilik” ve “doğalcılık” akımının yaratıcısı olarak kabul edilir. Köy kökenli bir ailenin ve memur bir babanın çocuğudur. İsmi Honore Balssa’dır gerçekte; ama şöhret düşkünlüğü nedeniyle isminin başına soyluluk ifade eden de takısı da ekleterek Honore de Balzac olarak değiştirmiştir ismini. Edebiyat dünyasında duyulur duyulmaz, aldığı paralarla tamamen bohem bir hayat yaşamaya başlar. 1847’de Polonya’daki sevgilisinin şatosuna yerleşir ve bir süre sonra evlenir. 1850’de ise vefat eder. 85’i tamamlanmış ve 50’si taslak halinde eser bırakmıştır. Gözlem yeteneği çok yüksek olan Balzac’ın empati yeteneği de çok fazlaydı.

Değişik özellikleri, özellikle bu romandaki yazım tekniği bana fazlasıyla Dostoyevski’yi anımsattı. Kitabı okurken dedim ki, acaba bu iki yazardan biri diğerini çok mu etkiledi? Ve rahmetli Cemil Meriç’in sözleri aklıma geldi:”Balzac ve Dostoyevski öğretti bana roman okumayı.”

Dün gece değerli bir dostum bana mesaj yazmış sağolsun, Balzac’ın kitaplarının ilk defa çevirilerini yaparak ülkemize kazandıran insan Cemil Meriç’in fikri hakkında: “Yıllardır yazmak istediğim bir Balzac var, belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir rüya. Kitap üç bölümü kucaklayacak: 1-Balzac’ı yaratan dünya, 2-Balzac’ın yarattığı dünya, 3-Dünyadaki Balzac.”

Mutlak Peşinde, benim için çok değerli bir ruh atlası özelliğinde oldu. Eser ilk otuz sayfasında yaptığı tasvirlerle beni negatif manada çok şaşırtmıştı; çünkü eseri üç dört farklı kişiden tavsiye olarak elime almıştım ve okumak istemedim zaman zaman, donuk donuk okudum. Ama gelgelelim otuzbirinci sayfadan itibaren ne olduysa sanki bir sihirli değnek romanı baştan sona değiştirdi. Ben romanın peşinden sürüklenmeye başladım, sürüklendikçe çok ilginç tecrübeler ediniyordum, romanın içinde izleyici bir karakterdim sanki. Kitap aktı, aktı; büyük dalgalar halinde beni götürdü, bambaşka dünyalarda gezdirdi.
Hayret ettim, bu kafa yapısı, bu derinlemesine empati yeteneği sadece Dostoyevski’de var bilirdim; ama bu hayatta nelerde yanılmadım ki; bazen yanılmak da sevindirir insanı, öyle değil mi?

Balzac’ın anlatım tekniği hem doğal hem de gerçekçilik metodunda; ince ince öyle detaylara inmiş ki, zihnimde her detayın dalları önce yeşermeye , sonra nerdeyse ağaç olmaya başladı. Dostoyevski için insan ruhunun haritalarını çizen adam diyorum, galiba Balzac da aynı yetenekte bir değer. Bohem yaşamıyla eserlerinin hiç alakası olmayan Balzac’ı eseriyle değerlendirmek gerekirse, Balzac belki de ünlü ve zengin olmak için eserlerinde sanatını bu safhaya ulaştırmak zorundaydı. İşte edebiyatın ve sanatın bu tip değişik beyinlerden böylesine zuhur etmesi beni hep şaşırtmıştır; zıtlıkların güzelliğe ve sanata tezahürü...

Mutlak Peşinde romanı ilginç, gizemli ve ailevi konularıyla okuyucuda sevinci, aşkı, aileyi, asaleti, nezaketi, ihtiras ve tutkuyu ama hastalık türünde bir tutkuyu, acıyı, hüzünü, zenginliği, fakirleşmeyi ve daha birçok şeyi öyle akıcı, öyle duygulu, öyle derin anlatmış ki; emin olun uzun ama uzun bir süre aklınızdan çıkmayacak.

Romanda Claes ailesinin karakterleri çok temiz, çok asil, çok fedakar insanlar. Diğer karakterlerde çok akılda kalıcı karakterler; Türk sineması olsa sezadır. Karakterler sayfalar çevrildikçe büyümeye, olgunlaşmaya, fedakarlığın yamaçlarına öylesine çıkmaya başlıyor ki aklınız bu karakterlerle beraber çıkmazlarda kalıyor; birçok karakterle kendinizi özdeşleştiriyorsunuz.

Bayan Claes için gözyaşlarımı tutamadım, beni çok sarsttı; ölüm yatağında fedakarlık ve sorumluluğun zirvelerine öylesine nezih ve aşık bir anne olarak çıktı ki bir anda ana kahraman o oldu gözlerimde; ama galiba çok erken konuşmuştum, sonra bir anda bayan Marguerite çıktı sahneye, Balzac bunu nasıl ve neden yaptı bilmiyorum ama artık ana kahramanım bayan Marguerite olmuştu bile. Bayan Marguerite melek gibi bir hanımefendi, güzelliğiyle zekasını ve fedakarlığıyla sorumluluk vazifesini bu denli güzel ifa etmiş kaç hanımefendi vardır, bilemiyorum?

Bay Claes ve ailesi için ne kadar üzüldüğümü, ne kadar şaşırdığımı ifade etmem çok zor, o yüzden bizzat siz değerli okurların bu kitabı mutlaka ilk sıralara koymanızı ısrarla tavsiye ediyorum. Unutulmayacak, birçok kez okunmak istenilecek bir kitabı geciktirmeden okumanız dileğiyle.

Saygılarımla,..
388 syf.
·7 günde·Beğendi
"Hiçbir şeye şaşırma, hakikatin de insanların da iki yüzü vardır. ''
Amin Maalouf

Kuran'da Allah'ın doksan dokuz adının olduğu geçer. Pekala bu sayıyı yüze tamamlayan gizemli bir ad var mıdır? Yüzüncü Ad ile ilgili olarak; bu adın Hz. Süleyman'ın yüzüğünün üstünde yazılı olduğu, Nuh'un bu adı söylerek Tufan'dan kurtulduğu, bu adı söyleyenlerin cennete gideceği, dahası bu adın dünyayı kurtaracağı rivayet edilir. Böyle bir ad var mıdır? Yoksa bu bir körinanç mıdır?

Lübnanlı yazar Amin Maalouf bu rivayetlerden yola çıkarak yine tarihi bir kurgu romanı yazmış. Yıl 1665. Hristiyan ve Yahudi inançlarına göre Canavar Yılı olarak kabul edilen 1666 yılından hemen öncesi. Özellikle İncil'de bu yılla ilgili kehanetler var. Buna göre bu yılda deccal ortaya çıkacak ve dünya yok olacaktır. Kehanetlerin çıkmaya başladığı söylentileri artınca da halk tedirgin olur ve herkes bu yüzüncü adın olduğu kitabın peşine düşer.

Hikayemizin kahramanı  Baldassare, Lübnan'da yaşayan Hristiyan bir antika tüccarı. Bir şekilde eline Tanrı'nın yüzüncü adı olduğunu düşündüğü kitap geçer ve onu okuyamadan satar. Ardından pişman olur ve kitabın peşinden bir yolculuğa çıkar. Yüzüncü Ad, Lübnan' dan başlayıp Mersin, Konya, İzmit, İstanbul, İzmir ve Avrupa'da son bulan bir yol hikayesi.  Maalouf, diğer kitaplarında olduğu gibi yine okuyucusuna dünyayı dolaştırıyor. Yazarın en sevdiğim kitabı olan  Afrikalı Leo kitabında da  üç kıtayı dolaşmıştım.

Zaman 17.yüzyıl, mekan yazarın çok iyi bildiği Akdeniz ve çevresi. Eğer tarihe merakınız varsa bu kitabı okurken birçok yeni bilgi öğreneceksiniz. Kitapta Musevilik, Yahudilik ve Müslümanlık ile ilgili birçok bilgi mevcut. Osmanlı Devleti ile Sultan 4.Murat'ın olduğu kısımlar ilgi çekiciydi. Özellikle İzmir'de ortaya çıkan Yahudi Mesih Sabetay Sevi ile ilgili bölümü okurken gerçek olduğunu öğrendiğim birçok bilgiye ulaştım ve bu bilgilere de şaşırdığımı söyleyebilirim.

Okuduğum 7. Maalouf kitabıydı. Yazarı okurken kitabın  sonunda hayal kırıklığına uğramayacağımı biliyorum artık. Okuyucuyu zorlamayan akıcı bir dili var. Hikayelerini süsten uzak bir şekilde anlatıyor. Olayların geçtiği mekanları anlatırken kısa tasvirler kullanıyor. Karakterlerinin iç dünyalarıyla ilgili yaptığı tasvirler de okuyanı sıkmayacak şekilde. Bence yazarın anlatımındaki en önemli özelliği ise sürükleyiciliği.

1949 yılında Lübnan'da doğmuş olan yazar, şu an 70 yaşında ve Paris'te yaşıyor. Bütün eserlerinde Akdeniz çevresini ve Orta Doğu'yu ele alıyor. İlk romanı Afrikalı Leo ile 1986 yılında Fransız-Arap Dostluk Ödülü'nü, Tanios Kayası ile de 1993' te Goncourt Ödülü'nü kazanmış. Yazarın en bilinen eseri ise Semerkant.

Tarihe merakınız varsa kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.
404 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
16 . YÜZYILDA YAŞAYAN NOSTRADAMUS’UN 2021 YILINA AİT KEHÂNETLERİ ŞÖYLE:
1- Biyolojik silah
Rusya bir biyolojik silah tasarlayacak. Bu silah da bir çeşit virüs salgını yaratarak insanları zombiye dönüştürecek.

2-Kitlesel kıtlık
Kahin, zombi salgını yetmezmiş gibi 2021'de tüm dünyayı etkileyecek büyük bir kıtlık yaşanacağını da iddia etti. Nostradamus'un dünyanın sonuna dair kehanetlerine göre devasa kıtlık, depremlerin ve salgınların artmasıyla ortaya çıkacak.

3- Güneş fırtınası
Nostradamus, dünyanın büyük bir güneş fırtınasının etkisi altında kalacağını da öne sürdü. Buna göre çoğu ülkeden kitlesel göçler başlarken, birçok devlet epey kısıtlı sayıda kalan doğal kaynaklar için amansız bir savaşa girişecek.

4- Beynine çip yerleştirilmiş askerler
Teknolojik gelişmeler, özellikle yapay zeka teknolojisindeki ilerlemeler 2021'de korkutucu boyutlara ulaşabilir. Nostradamus, yeni bir teknolojiyle beyinlerine çip yerleştirilmiş askerler yetiştirileceğini söyledi. Kehanetlerine göre bu süper-askerler insanlığı kurtarmak için mücadele verecek.

5- Göktaşı çarpması
2021'de dünyayı bekleyen felaketlerden biri de göktaşı çarpması. Nostradamus'un kehanetlerine göre bu çarpma sonucunda çok büyük doğa felaketleri yaşanacak. Bazı bilim insanları, NASA'nın incelediği 2009 KF1 göktaşının Dünya'ya çarpma ihtimalı olduğunu belirtmişti. Bu ihtimal düşünüldüğünde kehanet daha da korkucu bir hal alıyor.

6- Büyük depremler
Kâhine göre yeni yılda dünyayı kötü depremler de bekliyor. Nostradamus Amerika kıtasında büyük bir depremin etkili olacağını söyledi. Kâhin hatta bu felaket için tam tarih de verdi —25 Kasım 2021.

Kim merak etmez ki geleceği?
Gelecekten haber almayı kim istemez?
Kahve falları...
Tarot kartları...
Medyumlar...
Astrologlar...
Kahinler...

Bilinmeyeni bilme merakının geçmişinin, insanın varoluşunun başlangıcına dayandığını söylesem abartmış olmam.

Dünyamız da yaşlandı, o masmavi yerküre solmaya, kararmaya, hastalanmaya başladı ve zor nefes alıyor artık; ölecek.
Ölürken yalnız olmayacak, hepimizi yanında götürecek.
KIYAMET!
İşte kitabın peşinden koştuğu kavram.
Ne zaman kopacak? Kurtulmak mümkün mü?
Bu soruların cevapları büyülü mü, kutsanmış mı, lanetlenmiş mi olduğu belirsiz bir kitapta yazıyor.
Siz olsanız koşmaz mıydınız peşinden kitabın?

Yüzüncü Ad; Baldassare’ın bu kitabı arayışını yazdığı 4 defterden (günlükler) oluşuyor.
Başarılı bir kurgu, güzel bir çeviri, sürükleyici olaylar. Maalouf hiç hayal kırıklığı yaratmaz ki okuyucuda.

Dipnot : 1 yıl önce tüm dünyanın evine sığınmak zorunda kalacağını, maskesiz kimsenin sokağa çıkamayacağını, sağlık kodlarınız olmadan avm lere giremeyeceğinizi, hafta sonlarında sokağa çıkarsanız para cezasına uğrayacağınızı, tüm eğlence mekânlarının kapatılacağını... söyleselerdi inanır mıydınız?
Bir korku filminin figüranlarıyız, kahramansa gözle bile görülemiyor.

YA NOSTRADAMUS HAKLIYSA?
87 syf.
Uzaklığı kilometrelerle mi ölçmek lazım?
Yoksa çaresizliğin şiddeti midir insanı canından ayıran?

Bütün zamanların ötesinde mevsimleri, ayları, günleri isimsiz bırakan..
Bütün duvarlarını yıkan koskoca bir şehrin..
Bütün bekleyişleri ayaklarına savuran..

Ya da bir sızı mıdır, acısının şiddetiyle en amansız hastalıklara kafa tutan?
Bir cehennemde her zerresine kadar yanıp yok olduktan sonra, ertesi sabah gözünü yine aynı cehenneme açtıran..
Bir Hıdrellez dileği midir yoksa, gül ağacının dibinde, en güzel bahar yağmurlarıyla ıslanan?
Yorgun bir yürek midir ;düştü düşecek, çaresiz? Bir başka yüreğe yaslanan..

Gözlerimi asırlık akşamlara diken suskun bir umuttum ben. Bir bekleyiştim, yıkıldı yıkılacak..
Hayal kırıklıklarım olmadı hiç, hayallerim de.
Susuzluklarım olmadı hiç, suya kanışlarım da..
Bahar çiçeklerinden öğrendim zamanın çabuk geçtiğini.
Hayat, öylesine ürkek duruyordu yakamda..
Seslerin şaşaasından sıyırdım zamanı. Damlaların izlerini söktüm topraktan. Bir avuç kor aldım, ateşlerin en tutsağından. Bin nefes verdim ölümüne hasret bir cana. Ağaçlar meyveye durdu, dallar çiçeğe. Ben siyah bulutlarda demlenen baharları sevdim.

Şimdi gidersen, bir çığ gibi saplanır hasretlerim, bekleyişlerin yüreğine.
Kalırsam, zamanların ötesinde yepyeni bir iklim başlar hepimiz için..
Başlarsan huzurla yudumlarım her sabahı.
Bitirirsen keskin bir sızı düşer, iyileştiğini sandığım bütün yaralarımın üzerine.
Anlarsan anlatırım, sustalı bir yalnızlığa benzeyen gecelerimi.
Konuşursan dinlerim ; hiç bıkmadan, usanmadan.
Verirsen saklarım kilitli sandıklarda.
Tutuşturursan yanarım, hiç korkmadan..
Seversen ;
Küçülürüm,
Ufalırım,
Yok olurum sende...
395 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10 puan
Eveetttt
Bütün bir günüm Balzac yazmayla geçti:)
Kitaba inceleme yazmaktan ziyade tez yazma aşamasında gibi bir durum oldu, tabiki yedi sayfalık Balzac tezimi paylaşamayacağım ama beni bu yazıya getiren etkinlik için konuşmam gerek.

Biliyorsunuz Sabahattin Ali Kampı yaptık ( bilmiyorsanız bakınız :) #34571181 ) ve ona dair her şeyi konuştuk. Öldürülmeden önce yanında taşıdığı çantasından çıkan iki kitaptan biri idi Modeste Mignon. Kampımızın yarışmalarındaki hediyelerimiz de bu iki kitaptı.
E biz de Sabahattin Ali'nin mirasıymışçasına okuyalım dedik ama bu kitapla ilgili nereye baktımsa herhangi bir bilgi bulamadım. O zaman kendimiz konuşalım dedik ve bu etkinlik fikri aklımıza geldi. ( #34700268 )
Sabahattin Ali, bu kitabı okudu mu, okumadı herhalde ki yanındaydı, okusa beğenir miydi, ya da tırt hiç Balzac ayarında değildi mi derdi, efsane anlatımından esinlenip kendi de kendi Modeste'sini mi yazardı bilemiyorum da bunu düşünürken onu elinde kitaplarıyla tehlikeli olarak gören ve öldüren canavarlara ağız doluncası küfür geliyor ağzıma ya, neyse...

Ben biyografileri filmlerde de kitaplarda da daha çok tercih ediyorum. İşin magazinel kısmı mı çekiyor yoksa yazılan romanların şiirlerin hikayelerin gerçeğini öğrenme merakım mı ağır basıyor tam emin değilim. Ama okuduğum romanın gerçeğini öğrenince daha çok bağlanıyorum. Mesela; Kürk Mantolu Madonna'nın gerçek olduğunu öğrendiğimde, Ahmed Arif'in saçlarına kan gülleri takmak istediği kadının kim olduğunu bildiğimde, Dönüşüm'deki böceğin yansıması Kafka'yı bulduğumda, Modeste Mignon'un şiirlerine aşık olduğu yazarın/şairin kim olduğunu öğrenince daha da siniyor içime ve daha çok etkileniyorum:)

Balzac'ın dilinin muhteşem aktığı kitaplarından biri bence 'Alçakgönüllü' Modeste Mignon. Kitabı Balzac çok kısa sürede yazıyor ya dayanma gücü de çok zorlaşıyor;
"Bünyem artık dayanamıyor. Dinleniyor. Artık kahveye yanıt vermiyor. Modeste Mignon'u bitirebilmek için fincanlar dolusu kahve yuvarladım. Su gibi içiyordum." (Balzac syf. 477)

Kitabı ithaf ettiği "Polonyalı Bir Kadın" , Balzac'ın ömrünü yemiş, Balzac’ı 10 yıl oyalamış, evli olduğu halde onun kimseyle ilişki kurmasını istemeyerek trip üstüne trip atmış, kendisinden tiksindiği halde bırakmamak için de gereksiz bir direnç göstermiş, kısacası onu parmağında oynatmış ve ancak onun ölümü garantisiyle kendisiyle evlenmiş o kadar da aşağılık bir kadın aslında. Peki Balzac niye ömrünün en güzel yıllarını bu kadınla heba etti dersek cevabı maalesef Balzac'ın hayatı boyunca tüm hayallerinin kilit noktası olarak ortaya çıkıyor: 'zengin ve dul kadın'. Ben hayatımda böyle güzel ithaf edilmiş bir kitap görmemiştim, ama işte kimleeer kimlerle...

Kitabı ithaf etmiş etmesine de içinde gizliden de laf sokmalar yol vermeler yok değil;
"Bir erkeği sonsuza dek bağlamak isteyen yaşlıca bir kadın, herhangi bir rekabeti olanaksız kılmak için sevgilisinin kusurlarını büyük birer erdemmiş gibi göklere çıkarmakla işe başlar; çünkü rakibi, bir erkeğin hemen de alışıverdiği bu çok ince övgülerin sırrını birdenbire kavrayamaz."

Ben kitabı okuyarak hem Balzac'a yeniden hayran oldum hem de onu daha yakından tanımak için yaklaşık 600 sayfalık bir Balzac devirdim (Zweig'dan Balzac). Hem Sabahattin Ali'ye hem Honore de Balzac'a hem Stendhal'e hem Victor Hugo'ya hem de Stefan Zweig'a daha çok yaklaştığım bir okuma turu oldu benim için.
Etkinliğe katılan herkeslere de teşekkür ederim.
Okuyalım, okutalım:)
120 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10 puan
POETİKA

Şiir sanatı üstüne

Umberto Eco'nun 'Gülün Adı' isimli romanında geçen gizemli kitap Poetika. Orada bu kitabın ikinci cildinden bahsediliyor. Tek bir nüshası bile günümüze kadar görülmemiş bu ikinci cilt yazılıp yazılmadığını bilemem. Ama Poetika günümüze ulaşmış Aristo'nun bir eseri.

Aristo, bu eseri hocası Platon'un şiir sanatı üstüne söylediklerine karşı tez olarak yazdığı söyleniyor. Rulo şeklinde papirüse yazılan bu kitabı sağlığında yayınlatmamış. Ölümünden sonra öğrencileri diğer kitaplarla birlikte bir mahzende muhafaza etmişler.
Yüz, yüz elli yıl sonra tesadüfen bulunan eser zaman içinde yıpranmalar ve bozulmalara uğramış. Eksik yerleri çevirmenler tarafından tamamlanmış.
Türkçe çevirilerine gelince onlar da İngilizce ve Fransızca çevirilerden yapılmış. Yani çevirinin çevirisi.
Benim okuduğum kitap Can Yayınları da bu İngilizce ve Fransızca Çevirilerini esas almış.
Kitaba gelirsek benim için faydalı bir okuma oldu. Bir gün kitap yazmaya karar verirsem faydasını göreceğim güzel bir kaynak kitap. Bu yüzden yazar ve şair olmak isteyen arkadaşlara tavsiye ederim.

Kitap yalnızca şiirler hakkında değil, o zamanın Tragedyası, komedyası, destanları ve sahne oyunlarını da içeriyor. Güzel bir eserin yazımda dikkat edilmesi gereken püf noktaları, zamanının eserlerini ve ozanlarını örnek göstererek anlatıyor.

Kitaptan bir alıntıyla incelemeyi bitireyim:
Öğrenmenin yalnızca felsefeciler için değil, ortak çok yanları olmasa da, tüm insanlar için çok hoş bir şey olmasıdır.



Keyifli Okumalar...
87 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Önce karekterleri tanıtalım
JAUFRÉ RUDEL, (Aşık )
Blaye Prensi ve trubadur(XII. ve XIII. yüzyıllarda, Fransa’nın güneyinde, İtalya ve İspanya’nın kuzey bölgelerinde, yazıp besteledikleri şiirleri Oksitan dilinde okuyan ozanlara verilen ad. Latince yerine halk dilini kullansalar da trubadurların çoğu soylu kişilerdir.)

CLÉMENCE, (Maşuk)
Trablus Kontesi Jaufre Rudel'in uğruna gemiler deldiği kadın

Önce empati yapalım birisi gelip size bir kızı övüyor (siz Jaufre Rudel siniz ve Clemence'in dillere destan guzelligini anlatıyor). Sizde aşık olur muydunuz Jaufre gibi?
Çapkın ve zengin bir trubadur olan Prens Jaufre bir gezgin ile karşılaşır ve gezgin ona Clemense anlatır ve bu anlatılan kıza aşık olur ve onun dışındaki bütün kızlara mezara gömer ve çöle düşer pardon pardon çöl ne gezsin Avrupa'da Trablus'a gidecek o yuzden denize düşür(bu da benden deyim olsun.). Baslar yuzmeye Trablus'a doğru (yüzen gemi bu arada) ve bir gezgin ile tanışır onu Clemence gönderir. Clemence ona tanımayan birinin ona nasıl aşık olduğuna anlam veremese de(şimdiki teknoloji de yokki resmini görsün) aşkından etkilenir.
GEZGİN:
Bir adam, sizi düşünüyor ara sıra.
CLÉMENCE:
Hangi adam?
GEZGİN:
Bir ozan.
CLÉMENCE:
Bir ozan mı? Adı ne?
GEZGİN:
Adı Jaufré Rudel. Aynı zamanda Blaye Prensi.
CLÉMENCE
Jaufré... Rudel... Eskiden, çocukluğumda beni görmüş olmalı...
GEZGİN:
Hayır, sizi hiç görmemiş... görünüşe bakılırsa.
CLÉMENCE
Öyleyse nasıl tanıyabilir beni?
GEZGİN:
Yolcunun biri, günün birinde,
Güzel, ama kapılmamış kibrine güzelliğin,
Soylu, ama kapılmamış kibrine soyluluğun,
Sofu, ama kapılmamış kibrine sofuluğun
Demiş ona sizin için,
O da durmaksızın sizi düşünüyormuş artık... görünüşe bakılırsa.
CLÉMENCE:
Şarkılarında benden mi söz ediyormuş?
GEZGİN:
Başka hiçbir kadına şiir söylemiyor artık.
CLÉMENCE:
Peki bu adam... adımı da söylüyor mu şarkılarında?
GEZGİN:
Hayır ama onu dinleyenler sizden söz ettiğini biliyorlar.
CLÉMENCE
Benden mi? Ama ne hakla benden söz ediyor ki?
GEZGİN:
Tanrı güzelliği size vermiş kontes,
Ama başkalarının gözleri için.
CLÉMENCE:
Peki, ne diyor bu ozan?
GEZGİN:
Tüm ozanların söylediğini: Güzel olduğunuzu ve sizi sevdiğini.
CLÉMENCE
Ama ne hakla Tanrım, ne hakla?
GEZGİN:
Kimse sizi zorlamıyor, kontes, onu sevmeye
Ama engel de olamazsınız sizi uzaktan sevmesine.
Şarkılarında da söylüyor bunu,
Sizin o uzak yıldız olduğunuzu
Ve umutsuz bir aşkla sizin için eriyip bittiğini.
CLÉMENCE:
Başka ne diyor peki?
GEZGİN:
Belleğim pek güçlü değil... Yine de örneğin
Bir şarkı var, aşağı yukarı şöyle diyen:
"Aşktan yana gülmesin yüzüm
Kavuşmayacaksam o uzaktan aşka
Görmedim daha soylusunu, daha iyisini
Hiçbir yerde ne uzak ne yakın
Öyle büyük, öyle gerçek ki benim için
Orada, o Müslüman ülkesinde
Seve seve tutsak olurum onun için."
CLÉMENCE
Tanrım, üstelik benden alıyor esinini.
GEZGİN
'Tanığım, İsa Efendimizin gerçekliğine
Sayesinde göreceğim o uzaktan aşkı
Ama payıma düşen bir iyiliğe karşı
iki derdim var, öyle uzak ki sevgilim.
Ah nasıl da oraya gitmek isterdim,
Bir gezgin gibi, ki güzel gözleriyle seyretsin
Bastonumu, kaba gemici giysilerimi."
CLÉMENCE
Başka dizeler de anımsıyor musunuz?
GEZGİN:
"Doğru söyler bana açgözlü diyen
Bu uzaktan aşkı istediğim için
Başka hiçbir sevinç yok gözümde
Kavuşmaktan başka bu uzak aşka
Ama geri çevriliyor her dileğim,
Böyle dilemiş olmalı isim babam
Sevsin ama sevilmesin, demiş..."
Başka şeyler de söylüyor ama anımsamıyorum...
CLÉMENCE
Günün birinde bu adamı görürseniz, ona deyin ki...deyin ki...
GEZGİN:
Ne demeliyim ona?
CLÉMENCE:
Hayır, hiçbir şey, hiçbir şey söylemeyin.


Her gercek sevmeyi bilen gibi derdini anlatamaz Jaufre ve içinde tutmaya çalıştıkça ciğerini deler aşk ve sonunda ciğerinden rahatsızlanan Jaufre'yi görmeye gelir Clemence ve Clemence öpücüğüyle hayatı mutlu bir sona erer. Bj asktan efsane siir uzaktaki prenses kalır birde 21. Y.Y'da yazılan drama seklindeki bu kitap
Amin Maalouf'un guzel kurguladığı gerçek hayattan alınan bir aşk hikayesidir uzaktan aşk
Iyi sevmeler pardon okumalar
404 syf.
·14 günde·Beğendi·Puan vermedi
Dini İnanç... Ne denli yıkımlara ve yanılgılara neden olabilir cehalet ile birleştiğinde? Peki ya aşka olan inanç ve aslında onun bir yanılgıdan ibaret oldugunu anlamak nasıl bir yıkıma neden olur insan ruhunda? Ancak şu var ki, yapılan hiçbir yolculuk ( bu ister iç yolculuğumuz olsun ister çıkılan bir seyahat) insana bir şey katmadan sonuçlanmaz. Bazen yanlış olarak nitelediğimiz veya doğru olarak kesin kanılarda bulunduğumuz olaylar göründüğü gibi olmayabilir. Ama hiçbir yolculuk değiştirmeden bırakmaz insanı veya hayatını...Kaderımızı kendı seçimlerimiz mi belirliyor yoksa bizim yerımıze çizilen bir çizgiden mi gidiyoruz? Bence her ikisi de... Aşka dönecek olursak, aşk ve huzur barınamaz yanyana. Kahramanımız Bess e aşık olmamıştı belki ama her aklına düştüğünde ona huzuru ve anne sıcaklığını getırmışti. Aşık oldugu kadın Marta ise hayalkırıklığının ta kendısıydı. En kötüsü de aklına geldiğinde sadece acı duyacak olması.
Son olarak sabır, dinginlik ve iyi bir yürek yaşadıgı acılara, hayalkırıklıklarına rağmen hiçbir zaman kaybetmez çünkü vicdan en büyük imtihandır dünyada. Anlatımı, üslubu, düşündürme yeteneği gayet iyi bir kitaptı. Bir cümlenın insan da aynı anda farklı kaç düşünce uyandırabilecegının bir kanıtı adeta...
438 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Bir dünya vatandaşı Amin Maalouf ve güzel bir Roman

Severek, beğenerek okuduğum bir kitap. Amin Maalouf'ın daha önce Doğu'nun Limanları'nı okumuştum. Onu da sevmiştim. Aslında yazarın yaklaşımları ile benim yaklaşımlarım benzerlik gösteriyor. Yazar dini temelli toplumların büyük sorunlara sebep olduğunu düşünüyor. Ben de aynı düşünceden hareketle bir toplumda dini temelli bölünmeler varsa orada en iyi yönetim şekli laik bir sistem ve katılımcı demokrasi olduğunu düşünüyorum.

Amin Maalouf kitabın hem yazarı hem de hikayenin anlatıcısıdır. Dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış kendi deyimiyle kök salmayıp yeni yollar peşine düşmüş geçmişini aramaktadır. Amin Maalouf, Lübnan'dan ABD, Brezilya, Küba ve Fransa'ya dağılan ailesinin tarihini bu kitapta toplamıştır. Kitap, Amin Maalouf'un dedesi Butros ve Butros'un kardeşi Cebrail özelinde geçmektedir.


Butros ve Cebrail, 1850lü yılların sonlarında Lübnan'da yaşayan iki kardeştir. Cebrail, yaşadığı yerleri beğenmez. Amerika'ya giden bir gemiye atlayarak soluğu okyanusun öteki yakasında alır. Amerika'da da fazla kalmaz Küba'ya geçer. Bu dönemlerde 18 yaşındadır. Burada zengin bir tüccar olur. Kardeşi Butros ise misyoner okullarında eğitim görüp öğretmen olur. Butros, kardeşi gibi göç etmek yerine kalıp Lübnan'da insanların daha iyi şartlarda yaşaması için fedakarlık yapmak düşüncesindedir.



Butros yaşadığı Lübnan'da sorunlar başgösterince gitmek mi iyidir kalıp mücadele etmek mi? ikilemi içinde kalır. İşte yazarımız dedesi Butros'un bu ikilemi üzerine hikayesini oturmuştur. Yaşadığı topraklardan gitmek istese de bunu kötü bir şey olarak kabul ediyor. Ne gidebiliyor ne de yaşadığı topraklarda yaşayabiliyor.



Aslında bu hikaye şöyle ortaya çıkar. Amin Maalouf'un babası Rüştü ölür. babasını yeni kaybeden Amin Maalouf, babaannesi bazı mektuplar verir. Aynı dönemde diplomat bir tanıdığı daha önce görev yaptığı Küba'da bir akrabasının olup olmadığını sorar. Kahramanımız yok derse de diplomat dostu onlarla ilgili bir kişiyi tanımaktadır. Ayrıca halası Kamal da Amin Maalouf'a bazı bilgiler vermektedir. Bunlar üzerine yazar bir anda bilmediği bir akrabasının Küba'da yaşadığını öğrenir. İşte tüm bunlar üzerine dedesi ile ilgili daha fazla bilgi edinmek için dedesinin ölmeden önce yaşadığı Lübnan'daki eve gelir. Burada bulduğu mektup, fotoğraf ve kartlar vasıtasıyla aslında dedesinin bir kardeşinin Küba'ya gittiğini orada yuva kurup kaldığını öğrenir.


Bu noktadan sonra 1860'lı yıllardan itibaren İdealist Butros ile biraz maceraperest biraz özgür ruhlu Cebrail kardeşlerin hikayesi başlar. Kahramanımız pek hatırlamadığı dedesi Butros'u arkasında bıraktıkları ile daha iyi tanımaya başlar. Lübnan'da bulduğu mektup fotoğraf ne bulduysa bir çantaya koyarak Fransa'ya dönen yazar bunları tek tek incelemelere başlar. Bu inceleme esnasında İki kardeşin hikayesi etrafında Amerika'nın yaşadığı değişim, Küba'nın özgürlüğü Osmanlı Devletinin çöküşü birbirini izler.

Tarih boyunca karışık bir ülke olan Lübnan özelinden hareket eden Amin Maalouf, millet ve din -mezhep ayrımı olmayan bir dünya ve toplum arzusu içinde bulunmaktadır. Lübnan, etnik esaslar üzerine bölündüğü için bugün bile sistemini oturtamamış bir üşkedir. Krizler, Lübnan'ın kaderinin bir parçası gibidir. Amin Maalouf, yönetenlerin Fransa'ya laik bir sistem getirmesine rağmen sömürgeleri olan Lübnan'da dini-etnik temelli bir siyaset gütmesine şu cümlelerle tepki göstermektedir:

"Mustafa Kemal, hiç olmazsa tutarlı bir laikti, kendi ülkelerinde Devlet ile Kilise'yi birbirinden ayıran, bize gelince, köy papazının okuluna para desteği sağlayan o Fransızlar gibi değildi"


Kitabın başında da kendisini bir yere ait hissetmediğini belirten yazar, kök kelimesini kullanmayı uygun bulmaz. Çünkü kök insanı bir yere bir millet, toplum veya bir dine bağlar. Bunun yerine evrensel olmayı istemektedir. Bir bakıma dünya vatandaşı olmayı yeğlemektedir.



Aslında Amin Maalouf düşünce ve ideallerini İdealist dedesi üzerinden anlatır. Butros'ın Lübnan'da açtığı tüm Hristiyan mezheplerine ait öğrencileri kabul ettiği okulun adı Evrensel Okuldur. Bu okulun tanıtımını yaparken Hristiyan mezhepleri olan Ortodoks, Katolik ve Protestanlardan tepki görür. Bu tepkilere iyi bir Hristiyan olduğunu ve Hristiyan ahlakına inandığını belirse de Butros artık bir dinsiz yaftası yemiştir.


Burada şunu belirtmeliyim ki nasıl İslam'da taasuptan bahsediyorsak Butros da Hristiyan mezheplerinin içinde bulundukları taassubu eleştirmetedir. Sergilediği davranışları Hristiyanlıkla bağdaştıramayan yakınları Butros'a kızmakta onu dinsizlikle suçlamaktadır. Oysa Butros, her seferinde iyi bir Hristiyan olduğunu dile getirmektedir. Bugün biz de İslam ile ilgili bir taasuptan bahsettiğimizde aynı durumla karşılaşmıyor muyuz???


Butros aydınlanmadan yana birisi. Bu sebepledir ki Mustafa Kemal Atatürk'ü aydınlanma taraftarı olması sebebiyle çok seviyor ve çocuğuna Atatürk onuruna Kamal adını veriyor. Yine kitapta aydınlanmacı tavrından dolayı Atatürk'e yapılan atıflar var.


"Butros'un, hem düşünce, hem mizaç olarak kendine çok yakın bulduğu bu insana duyduğu hayranlık beni şaşırtmıyor; hatta,kendi Dağının bundan böyle Türk toprakları içinde yer almadığına üzülmüş olduğundan eminim. Mustafa Kemal, hiç olmazsa tutarlı bir laikti, kendi ülkelerinde Devlet ile Kilise'yi birbirinden ayıran, bize gelince, köy papazının okuluna para desteği sağlayan o Fransızlar gibi değildi"

Amin Maalouf'ın babası kitapta çok geçmesine rağmen adı geçmez. Sadece annesine yazdığı bir mektuptan babasının adının Rüştü olduğunu anlaşılmaktadır.
140 syf.
·1 günde
Oedipus'un efsanesini biliyorsunuzdur. Kral Laios'a kahinin biri eğer oğulları olursa bu çocuğun babasını öldürüp annesiyle evleneceğini bildirir. Olacaklardan korkan kral, o sırada hamile olan eşini de ikna edip, doğan erkek çocuklarının topuğunu şişledikten sonra dağa götürüp ölüme bırakmaları karşılığında bir çobana teslim ediyor. Tabii ki çoban kıyamayıp başka bir aileye verir ve çocuğa 'şiş ayak' anlamına gelen ismini koyar yeni ailesi. Gel zaman git zaman çocuk büyür, kehaneti öğrenir ve gerçekleşmemesi için uzaklara gitmeye karar verir. Yolda dar bir geçitten geçerken küstah bir arabalıyı sinirlenip öldürür. Geldiği şehire de musallat olan canavarı alt edip kraliçenin kocası vefat ettiğinden evlenirler ve çocukları olur. Böylece kehanet gerçekleşmiş olur.

Bu efsane dikkatinizi çekiyorsa benzer bir Aziz Julien hadisesi var hristiyan ögelerle bezenmiş. Sürpriz sonlu. Tarihten ve dinden beslenen ermişlerle, azizlerle, gariplerle ilgili üç hikayesi var Flaubert'in bu kitabında. Fantastik dini diye bir tür varsa dahil edelim.

Siteyi saran Anna Karenina rüzgarında ihmal edilen Madame Bovary'nin yazarını tanıma mahiyetinde okumak isterseniz göz atılabilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Samih Rifat
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar, Fotoğrafçı, Mimar, Belgesel Yönetmeni
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1945
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 4 Ağustos 2007
1945 yılında İstanbul'da doğdu. Saint-Benoît Lisesi'nden mezun oldu. 1970'te İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. 1970-86 yılları arasında çeşitli devlet kurumlarında restoratör olarak çalıştı.

Daha sonra reklam sektörüne geçti. Fotoğrafçılık, belgesel film ve reklam filmi yönetmenliği ile reklam yazarlığı yaptı. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ta danışman olarak çalıştı. 2000'li yıllarda Koç Kültür Sanat bünyesindeki K Kitaplığı ve sadece beş sayı çıkan Aries dergisinde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Üniversite yıllarından başlayarak çeviriye yöneldi. İlk çevirilerini 80'li yıllarda Yazko Çeviri dergisinde yayınladı. René Char, Jacques Prévert, André Verdet, Jean Follain, Paul Valéry, Kavafis, Le Corbusier gibi ozan/yazar'lardan çeviriler yaptı.

İlk yazısı 1978'de Cumhuriyet gazetesinde çıktı. Birçok deneme ve çevirisi Sanat Dünyamız, Kitap-lık ve P gibi dergilerde yayınlandı. 80'li yıllardan başlayarak çeşitli dergilerde, yazdığı yazılara eşlik eden fotoğraflar yayınladı.

4 Ağustos 2007 tarihinde İstanbul'da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 19 okur beğendi.
  • 13,6bin okur okudu.
  • 253 okur okuyor.
  • 5,7bin okur okuyacak.
  • 213 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları