selamlar, victor hugo’dan okuduğum ikinci kitap ilk kitap notre dame’in kamburu olmuştu. o kitabı okurken yazarın romantizm akımının en büyük temsilcilerinden olmasının nedenini anlamıştım. bi kere kitapta o kadar tesadüf vardı ki gerçek olamayacak kadardı yani şaşırmıştım ben hep okurken. sefillerde de aynı şekilde hep bi tesadüfle karşılaşıyorsunuz. alakasız gibi görünen bir karakter ana karakterlerle bağlantılı çıkıyor falan. bir de victor hugo okurken anlattığı her şeyin bir anlamı olduğu bilerek okumak gerekiyor asla bunu neden şu an anlattı dedirtmiyor kişiye. mesela sayfalarca paris’in lağımlarından bahsediyor bi bölümde diğer bölümde karakterlerden biri lağıma sığınıyor. bu ve buna benzer o kadar betimleme ve olay var ki kitap sanki bir oyunmuş gibi gözünüzde canlanıyor. betimlemeleri gerçekten yoğun, bi savaş sahnesinin anlatımı elli altmış sayfa sürüyor aynı şekilde bir manastır rahibelerin yaşantısından manastırın kurallarına kadar anlatılıyor. yazarın paris betimlemelerine diyecek bir şey yok zaten, sokak sokak paris anlatılıyor böyle o kadar gitmek istedim ki kitabı okurken adları geçen sokakları bulmak istiyor insan. her ne kadar tesadüfler çok olsa da bu kitabın gerçekçi görünüşünü etkilememiş, anlatılan karakterlerin hepsi o kadar derinlemesine geçiyor ki okuyucuya bi yerden sonra karakterin bir sonraki adımını tahmin eder hale geliyorsunuz. kitabın kendi olay akışı dışında fransa’da yaşanan devrimin ateşini hissettiriyor yazar. karakterlerin hepsinin yaşamına ortak olurken aslında fransız devrimiyle de bütünleşiyorsunuz, şahsen bende öyle oldu. insanların devrime dair düşünceleri, bunu gerçekleştirmek için içlerindeki gücü ortaya koyma çabaları ve sonunda devrime dair somut adımların atılmasıyla ortalığın yangın yerine dönmesini görüyorsunuz aslında