"Yenik düşmüştük bir kez... Yenik düşeni rakamların gerçeği bile kurtaramaz." Sıkıntılı bir sessizlik oldu. "Karşımdakilerden biri, 'Madem bu kadar aklınız rakama eriyordu da,' dermiş gibi, 'Balkan yenilgisinden sonra, Dünya Savaşı'na hangi hesapla girdik?' diye sordu. Kibarlık etmiş, 'Girdiniz,' dememişti. Bu soruda kıyıcı bir alay vardı. Bir politikacı için en müthiş ceza, devletinin kendi elinde batmasıdır. Bunun hiçbir özrü yoktur. İmparatorluğu elimize geçirdiğimiz zaman nüfusu 35 milyondu. Yedi düvelin kağıt üstünde de olsa bizim saydığı bir milyon sekiz yüz bin kilometrekare toprağı vardı. Sınırları Kongo'yu, Sudan'ı, Eritre'yi, Somali'yi içine alıyordu. Tunus, Fas, Libya, Mısır, Kıbrıs resmen kaybedilmiş değildi. Bu koca İmparatorluk bizim elimizde ölmüştü. Suç ne kadar büyükse, çekilecek cezanın da o kadar büyük olması gerekir. Biz dünyanın en ağır suçunu, biraz tartaklamayla savuşturulur sandık. Bu ânda yüzüme vuran darağacı gölgesi, suikast suçlusu olduğumdan değildir Emincim... Büyük suçun gölgesidir bu... Tarihin örneğini yazmadığı kurtlar boğuşmasına girip yenik düştük. Kurtlukta düşeni yemek kanundur."
Özal, ANAP'ı diğer merkez sağ parti DYP ile birleşmekten uzak tutarak özgüvenle hareket etti. Böylece 1984'te bile "Milliyetçiler birleşmezlerse Komünizm gelir!" demekten kendisini alamayan eski Cumhurbaşkanı Celâl Bayar bu arzusunun gerçekleştiğini göremeden 22 Ağustos 1986'da 104 yaşında hayata veda edecekti.
28 Şubat (1997) süreci, 12 Eylül'le konan hedeflerin tutmadığının, bazı hatalar yapıldığının dolaylı itirafı olarak da değerlendirilebilir. 12 Eylül'le yapılan, toplumun özellikle 1950 sonrası giderek güçlenen, kendi kaynak ve tercihleriyle modernleşebileceğine ve değişebileceğine dair özgüveninin ve enerjisinin ciddi biçimde kırılmasıdır.