"Yenik düşmüştük bir kez... Yenik düşeni rakamların gerçeği bile kurtaramaz." Sıkıntılı bir sessizlik oldu. "Karşımdakilerden biri, 'Madem bu kadar aklınız rakama eriyordu da,' dermiş gibi, 'Balkan yenilgisinden sonra, Dünya Savaşı'na hangi hesapla girdik?' diye sordu. Kibarlık etmiş, 'Girdiniz,' dememişti. Bu soruda kıyıcı bir alay vardı. Bir politikacı için en müthiş ceza, devletinin kendi elinde batmasıdır. Bunun hiçbir özrü yoktur. İmparatorluğu elimize geçirdiğimiz zaman nüfusu 35 milyondu. Yedi düvelin kağıt üstünde de olsa bizim saydığı bir milyon sekiz yüz bin kilometrekare toprağı vardı. Sınırları Kongo'yu, Sudan'ı, Eritre'yi, Somali'yi içine alıyordu. Tunus, Fas, Libya, Mısır, Kıbrıs resmen kaybedilmiş değildi. Bu koca İmparatorluk bizim elimizde ölmüştü. Suç ne kadar büyükse, çekilecek cezanın da o kadar büyük olması gerekir. Biz dünyanın en ağır suçunu, biraz tartaklamayla savuşturulur sandık. Bu ânda yüzüme vuran darağacı gölgesi, suikast suçlusu olduğumdan değildir Emincim... Büyük suçun gölgesidir bu... Tarihin örneğini yazmadığı kurtlar boğuşmasına girip yenik düştük. Kurtlukta düşeni yemek kanundur."
Büyük milletlerin hayatı, büyük denizlere benzer, Türk milleti bir okyanustur. Medleri ve cezirleri vardır.
Batı Türklüğünün meddi Sakarya'dan başladı. Viyana'ya, Yemen'e, Cezayir'e dayandı. Cezri 1922'de tekrar Sakarya'da kadar çekildi, 1922'den beri med devrindeyiz. Sakarya'dan çıktık İzmir'e Edirne'ye Hatay'a vardık, Kıbrıs'ı, adaları ve bütün eski sahilleri örteceğiz.
Ne hürriyet ne demokrasi ne insan hakları hiçbir şey, hiçbir şey ülke bütünlüğünden daha aziz, istiklâlden daha değerli değildir. Türk milletinin mukeddesatı için hiçbir zaman saklamadığı gücü, kanıdır.