Napolyon ve Hitler, herhalde güçlerinin sınırını doğru tayin edemedikleri için, Rusya'ya saldırdılar, çok soguk ve büyük bir coğrafyayı geçebileceklerini zannettiler. Geçemediler. Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk'ün yerinde bulunabilecek pek çok komutan Yunan Ordusuna saldırmaya cesaret etmezdi. O, zorun -bazılarınca imkansız görülen zorun- yapılabileceğini düşündü, kimilerince altı ayda aşılamaz denen siperleri altı saatte aştı. Ama aynı komutan, gücünü abartıp, "İmparatorluğun eski sınırlarına ulaşalım, en azından șu Selanik'i de alalım" demedi. Savaşta ordusunun gücünü doğru değerlendirdi. (Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nda tek ve ufak bir hesap hatası varmış: "Taarruz başladıktan on beş gün sonra İzmir'e gireriz" demiştir. İşte bu tutmamıştır; İzmir'e on beş gün sonra degil, on dört gün sonra girilmiştir.)
Yaşam haritasını doğru çizmiş, gücüyle hedefi arasındaki mesafeyi doğru değerlendirebilen, kısacası nereye gitiğini bilen kişilerden birkaçını örnek olarak sunmak istiyorum.
Rivayet doğruysa, Ernest Hemigway'in ilk romanı doksana yakın yayınevinden geri dönmüș. Van Gogh tek bir tablosunu bir şişe şaraba satabilmiş, insanlar onun resimlerini beğenmiyorlarmış ama o resme devam etmiş. İbn-i Sina gençliğinde Aristo'nun bir eserini otuz defadan fazla okumuş, anlayamamış, bu kitaba ilişkin bir șerh (açıklama) bulup okuduktan sonra tekrar okumuş ve anlamıș. Bu örneklerde, nereye gittiğini bilen insanların haklı ısrarları görülüyor.
Victor Hugo, kimsenin tanımadığı bir genç olduğu yıllarda ilk romanının müsveddesini bir bir yayınevine götürmüş, basmamışlar. Genç Victor Hugo yayınevi müdürüne,
"Büyük bir fırsatı kaçırdınız. Eğer bu ilk romanını basmayı kabul etseydiniz Victor Hugo gelecekte bütün eserlerinin yayın
hakkını size verecekti, "demiş. Bunu söylediginde Victor Hugo 'nun kafasında net bir yaşam haritası varmış, nereye gittiğini biliyormuş, yayınevi bilememiş.
Yerinde ve zamanında sergilenen öfke hem sizi rahatlatır, hem de sizin çevreniz tarafından ciddiye alınmanızı sağlar. Eğer yerli yersiz gerekli gereksiz öfkelenirseniz, ağırlığınız kalmaz, adeta araba alarmlarına dönerseniz, sizi ciddiye almazlar.
Bu dünyada zaman zaman o kadar
kötü şeyler, insana, insanlığa yakışmayan, en azından bana ters gelen öyle iğrençlikler oluyor ki bazen ortaya çıkıp dünyaya doğru,
"Hele kardaş, bakın bakayım, ben bu dünyanın insanı mıyım?" diye sormak geliyor içimden. Bu istek belki dünyaya karşı bir eleştiri, bir tür yabancılaşma, yeni ifadesiyle bir yadırgama ürünü. Yadırgama olabilir, ancak bu yadırgamayla bas çıkmak mümkündür. Yadırganarak yaşanmış bir dünya hiç yaşanmamış bir dünyadan üstündür.