Okur
zaimoğlu mehmet
Kimyâ-i Saâdet'i inceledi.
830 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
DERİN VE GERÇEK MÜ'MİNDE AKIL • Derin ve gerçek mü'minde akıl, aklın son haddine mahsus şartlar içindedir: Daire nasıl başladığı noktada biterse, akıl da nihayet "mutlak"dan hiç bir şey anlıyamıyacağını anladığı yerde nihayete erer. • Aklı temsil eden Melek, Kâinatın Efendisini "Sidretü'l Müntehâ”ya kadar taşıyabildi; ve orada “Bir adım daha ileriye geçemem, geçersem yanar, kül olurum!” dedi. “Ya buradan ileriye nasıl geçilir?" sualine de “Aşkla!" cevabını verdi. Böylece derin ve gerçek müminde akıl, kendi nezaret sahasının son hudut taşı görünen noktadan bütün kâinata bakıcı ve ona göre hakları teslim ve kendi hakkını tahsil edici âzamî bir paya mâliktir; ve bu âzamî paydır ki, aklın bazı hususlarda asgarî derecesini kabul ettirir. İşte, bütün nükte buradadır. • Derin ve gerçek müminde akıl, hürriyeti hakikate esaret diye bilir. Hakikate esir olduktan sonradır ki, insan, gerçek ve büyük hürriyetin ne olduğunu anlar. Yoksa mücerred ve münhasır hürriyet için hürriyet ve onun aklı, eşeklerin hürriyeti ve aklıdır. • İşte, derin ve gerçek müminde ilâhî nimetlerin en zenginlerinden biri olan akıl; Şer'i isimlendirilişiyle selim akıl, Şeriati yegâne ve mutlak hakikat mîzanı sayar ve bu mutlak mîzanı ayrıca mîzana çekmek kudretini nefsinde görmez. • Derin ve gerçek müminde akıl, yine kendi hükmünü kendisi vermiş olarak, hakikate karşı silâh makamında kullanılacak mutlak tefahhus âleti değil, hakikate tâbi olunduktan sonra onun elinden bahşiş olarak alınmış, feyzine bu tâbiyetle ermiş ve ancak hakikate mahkûmiyet neticesinde onun serbest bıraktığı bütün kâinat plânında hâkimiyete geçmiş bir vasitadır. Selim aklın o kadar zor olan tarifi ise yalnız bundan ibarettir. • Derin ve gerçek müminde akıl şudur; Nâmütenahî ve esrarlı bir ruh feyziyle imana gelen, aklının dudaklarını kilitleyen, başını boynundan itibaren kesen ve topyekûn teslim olan adama, bu teslimiyetinden sonra iade ettikleri gerçek kafa ve büyük akıl... Derin ve gerçek müminde akıl için usul, yalnız bu kadardır. • Derin ve gerçek müminde akıl için usulün aklî ölçüsü “Allah ve Resulüne esir olan, hakikat ve hürriyete ulaşır!” düsturudur; ve akıl projektörünün önünde Peygamberler, işığın ulaşamadığı bir yerdir. Allah'a gelince, hiçbir şeyin ulaşamadığı yersizlik yerinde... Bu, hakikatlerin hakikatini gören de mutlak nurun önünde, atom çekirdeği gibi çatlayan ve kendi kendisini tahrip etmekten başka çare bulamıyan aklın ta kendisidir. Ve işte aklın birdenbire asgarîye dönen âzamî payı... • Akıl hakkında en güzel hükmü, hükümlerin en güzellerini getirmiş olan tasavvuf plânı vermiştir: “Bu iş ne akılla olur, ne de akılsız...” Akıl, kendisi olmadığı vakit hiçbir şey yapılamıyacak olan, kendisini her şey zannettiği vakit de hemen sıfıra inen ve ebedî felâkete köprü dayayan, en büyük ilâhî nimetle en korkunç hüsran vesilesi arasında bir bakıma harikalar harikası, bir bakıma da aşağının aşağısı bir vasitaciktan başka bir şey değildir. Bu vasita, ayağını iman bukağısına taktığı andan itibaren, nimet ve kurtuluş vasıtalarının sultanı oluverir. • Bu iş ne akılla olur, ne de akılsız... Binaenaleyh, anlama aleti olan akıl, yine bizzat kendisini anlamak şartiyle, anlıyamadığını anlıyarak selim akla yükselir. Evet, her şey, akılla anlaşılmak işidir, anlamanın esası da anlamadığını anlamak ve Allah'ın sınırına baş eğmektir. Anlamadığını yine akıl anlıyacaktır. Peygamberlerden sonra dünyada en büyük baş Hazret-i Ebu Bekir'in ölçüsü: “İdrakin aczini idrak etmektir ki, idraktir”... • Aklın hududu üzerindeki, bu inceler incesi hikmeti, Garp felsefesi, nihayet 20'nci asırda filozof Bergson'u yetiştirerek yine akılla tesbit etti. Filozof Bergson'a “Sen aklı tahrip ettin ve herşeyi ruhî sezişlere bağladın ama, usülün yine aklîdir” diyen akılcılara karşı cevap şudur: “Demek ki, aklın nihaî hamlesi ve en geniş nezaret ufku, kendi hiçliğini kavramak ve kendi kendisini tahrip etmekmiş!...” Garp, İslâmiyetin getirdiği bu ezelî hakikate, binlerce yıldır, sendeleye sendeleye henüz bugün varmış gibidir. Sadece varmış gibidir, zira aslî nasipten mahrumdur. • Derin ve gerçek müminde akıl, Şeriate tam teslimiyetten sonra onun serbest bıraktığı bütün kâinat plânında en ileri hâkimiyet ve istiklâlle eşya ve hâdiseleri köküne kadar tefahhusa; ve insan hayatını en olgun seviyesine çıkarmak için gereken nizamı lif lif, çizgi çizgi ve nokta nokta örgüleştirmeye memurdur. Bu da, derin ve gerçek müminin dünya görüşünü belirtirken her şubesiyle bütün hayat ve cemiyet plânını kucaklar mikyasta en müşahhas kadrolar içinde ifadelendirilmeye muhtaçtır. En hassas inceliklerinden biri de şu noktadır ki, derin ve gerçek mümin, ne ham ve kaba softa gibi akıldan korkar ve onun hakikî faaliyetine set çeker, ne de reformacılar ve havaî ve nefsanî tefsirciler gibi her şeyi akla bağlamaya kalkar; sadece hududu dikkatle tâyin eder ve akla mahsus cevelân sahalarında azamî hak ve hürriyet payına mâlik olarak hareket eder. Bu takdirde da akıl, dinin en sâdık ve faydalı bir hizmetçisi olur ve dinin emrinde dilediği hayat sistemini inşa eder. Derin ve gerçek müminin aklı işte bu akıldır. Şeriata köle, cihana sultan akıl... Necip Fazıl Kısakürek / İdeolocya Örgüsü
Kimyâ-i Saâdet
9.3/10
· 717 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
6
DERİN VE GERÇEK MÜ'MİNDE AKIL • Derin ve gerçek mü'minde akıl, aklın son haddine mahsus şartlar içindedir: Daire nasıl başladığı noktada biterse, akıl da nihayet "mutlak"dan hiç bir şey anlıyamıyacağını anladığı yerde nihayete erer. • Aklı temsil eden Melek, Kâinatın Efendisini "Sidretü'l Müntehâ”ya kadar taşıyabildi; ve orada “Bir adım daha ileriye geçemem, geçersem yanar, kül olurum!” dedi. “Ya buradan ileriye nasıl geçilir?" sualine de “Aşkla!" cevabını verdi. Böylece derin ve gerçek müminde akıl, kendi nezaret sahasının son hudut taşı görünen noktadan bütün kâinata bakıcı ve ona göre hakları teslim ve kendi hakkını tahsil edici âzamî bir paya mâliktir; ve bu âzamî paydır ki, aklın bazı hususlarda asgarî derecesini kabul ettirir. İşte, bütün nükte buradadır. • Derin ve gerçek müminde akıl, hürriyeti hakikate esaret diye bilir. Hakikate esir olduktan sonradır ki, insan, gerçek ve büyük hürriyetin ne olduğunu anlar. Yoksa mücerred ve münhasır hürriyet için hürriyet ve onun aklı, eşeklerin hürriyeti ve aklıdır. • İşte, derin ve gerçek müminde ilâhî nimetlerin en zenginlerinden biri olan akıl; Şer'i isimlendirilişiyle selim akıl, Şeriati yegâne ve mutlak hakikat mîzanı sayar ve bu mutlak mîzanı ayrıca mîzana çekmek kudretini nefsinde görmez. • Derin ve gerçek müminde akıl, yine kendi hükmünü kendisi vermiş olarak, hakikate karşı silâh makamında kullanılacak mutlak tefahhus âleti değil, hakikate tâbi olunduktan sonra onun elinden bahşiş olarak alınmış, feyzine bu tâbiyetle ermiş ve ancak hakikate mahkûmiyet neticesinde onun serbest bıraktığı bütün kâinat plânında hâkimiyete geçmiş bir vasitadır. Selim aklın o kadar zor olan tarifi ise yalnız bundan ibarettir. • Derin ve gerçek müminde akıl şudur; Nâmütenahî ve esrarlı bir ruh feyziyle imana gelen, aklının dudaklarını kilitleyen, başını boynundan itibaren kesen ve topyekûn teslim olan adama, bu teslimiyetinden sonra iade ettikleri gerçek kafa ve büyük akıl... Derin ve gerçek müminde akıl için usul, yalnız bu kadardır. • Derin ve gerçek müminde akıl için usulün aklî ölçüsü “Allah ve Resulüne esir olan, hakikat ve hürriyete ulaşır!” düsturudur; ve akıl projektörünün önünde Peygamberler, işığın ulaşamadığı bir yerdir. Allah'a gelince, hiçbir şeyin ulaşamadığı yersizlik yerinde... Bu, hakikatlerin hakikatini gören de mutlak nurun önünde, atom çekirdeği gibi çatlayan ve kendi kendisini tahrip etmekten başka çare bulamıyan aklın ta kendisidir. Ve işte aklın birdenbire asgarîye dönen âzamî payı... • Akıl hakkında en güzel hükmü, hükümlerin en güzellerini getirmiş olan tasavvuf plânı vermiştir: “Bu iş ne akılla olur, ne de akılsız...” Akıl, kendisi olmadığı vakit hiçbir şey yapılamıyacak olan, kendisini her şey zannettiği vakit de hemen sıfıra inen ve ebedî felâkete köprü dayayan, en büyük ilâhî nimetle en korkunç hüsran vesilesi arasında bir bakıma harikalar harikası, bir bakıma da aşağının aşağısı bir vasitaciktan başka bir şey değildir. Bu vasita, ayağını iman bukağısına taktığı andan itibaren, nimet ve kurtuluş vasıtalarının sultanı oluverir. • Bu iş ne akılla olur, ne de akılsız... Binaenaleyh, anlama aleti olan akıl, yine bizzat kendisini anlamak şartiyle, anlıyamadığını anlıyarak selim akla yükselir. Evet, her şey, akılla anlaşılmak işidir, anlamanın esası da anlamadığını anlamak ve Allah'ın sınırına baş eğmektir. Anlamadığını yine akıl anlıyacaktır. Peygamberlerden sonra dünyada en büyük baş Hazret-i Ebu Bekir'in ölçüsü: “İdrakin aczini idrak etmektir ki, idraktir”... • Aklın hududu üzerindeki, bu inceler incesi hikmeti, Garp felsefesi, nihayet 20'nci asırda filozof Bergson'u yetiştirerek yine akılla tesbit etti. Filozof Bergson'a “Sen aklı tahrip ettin ve herşeyi ruhî sezişlere bağladın ama, usülün yine aklîdir” diyen akılcılara karşı cevap şudur: “Demek ki, aklın nihaî hamlesi ve en geniş nezaret ufku, kendi hiçliğini kavramak ve kendi kendisini tahrip etmekmiş!...” Garp, İslâmiyetin getirdiği bu ezelî hakikate, binlerce yıldır, sendeleye sendeleye henüz bugün varmış gibidir. Sadece varmış gibidir, zira aslî nasipten mahrumdur. • Derin ve gerçek müminde akıl, Şeriate tam teslimiyetten sonra onun serbest bıraktığı bütün kâinat plânında en ileri hâkimiyet ve istiklâlle eşya ve hâdiseleri köküne kadar tefahhusa; ve insan hayatını en olgun seviyesine çıkarmak için gereken nizamı lif lif, çizgi çizgi ve nokta nokta örgüleştirmeye memurdur. Bu da, derin ve gerçek müminin dünya görüşünü belirtirken her şubesiyle bütün hayat ve cemiyet plânını kucaklar mikyasta en müşahhas kadrolar içinde ifadelendirilmeye muhtaçtır. En hassas inceliklerinden biri de şu noktadır ki, derin ve gerçek mümin, ne ham ve kaba softa gibi akıldan korkar ve onun hakikî faaliyetine set çeker, ne de reformacılar ve havaî ve nefsanî tefsirciler gibi her şeyi akla bağlamaya kalkar; sadece hududu dikkatle tâyin eder ve akla mahsus cevelân sahalarında azamî hak ve hürriyet payına mâlik olarak hareket eder. Bu takdirde da akıl, dinin en sâdık ve faydalı bir hizmetçisi olur ve dinin emrinde dilediği hayat sistemini inşa eder. Derin ve gerçek müminin aklı işte bu akıldır. Şeriata köle, cihana sultan akıl...
Necip Fazıl Kısakürek
Sayfa 182 - 185 / Altıncı Fasıl BEKLEDİĞİMİZ İNKILÂP
4
NEFSANİ TEFSİRCİ • İslâm inkılâbı mevzuunda, bu sınıf, reformacıların bir şubesidir; ve kısım kısımdır. • Farkları şudur ki, reformacılar, hiçbir eksik ve fazla kabul etmiyen din bütününe, dışarıdan, akıllarınca güzelleştirici ve iyileştirici unsurları ilâve etmekte mahzur görmedikleri halde, bunlar, dışardan unsur dâvet etmezler, fakat dinin zatî hükümlerini kendi içinde diledikleri gibi tefsire yeltenirler. • Bu tefsirlerde, sâik sadece nefsaniyetleri ve keyifleridir. • Bunlardan bir kısım, üstelik din ve ilim de satarlar; sâf reformacı, yalnız ileri fikir taslarken, bunlar, dinî mânada gerçek bilgi iddia eder ve sağlam bir akîde taşıdıklarına kendilerini ve herkesi inandırmak isterler. • Bu sınıfa en parlak misal, son zamanların bazı “Şeyhülislâm”lariyle, Cumhuriyet devresinin bazı Diyanet İşleri Reisleridir. Ayrıca, kendini İslâmiyet bahsinde bir şey sanan bazı müellif ve hitabet taslakları... • Kur'ânın Türkçe ve onun yine Kur’an olabileceğini kabul ederler; Müslümanların, zekatlarını filân ve falan yere verebileceklerine dair fetvalar karalarlar; tasavvufu inkâr ederler; ve kalpazanlıklarının hak olduğuna şahit diye de, dinin en büyük müçtehitlerini gösterirler... Daha doğrusu bizzat kendileri müçtehit geçinirler. • Bunlardan bir kısım, Peygamberler Peygamberini gûya tenzih ve taziz mevzuunda, onun mübarek sahabîlerine dil uzatır, gûya Peygamber aşkına sığınarak, Gaye İnsanın, mukaddes emaneti omuzlarına yüklediği ana direkleri baltalar, keyiflerine ve ağızlarına geldiği gibi de hüküm savururlar. • Yine bunlardan bir kısım, edindiği en kaba ilk mektep bilgisi ve en bayağı okur - yazarlık gayretiyle, âlemde teselli formüllerinin en gülüncü halinde bir nakarat tutturur; “Allah'la kul arasına kimse giremez; bu iş tavassut kabul etmez!"... Bu şifasız budalalar, Üsküdardan Beşiktaşa gitmek için bile bir rehbere muhtaçken, Allah'a giden sonsuz girift yolda kulavuzsuzluk iddiasının sefaletini kavriyamazlar. Bunlara “Peygamber de mi lüzumsuz?” diye sorulduğu vakit biraz şaşırırlar, ezilip büzülürler ve cevap verirler: “O değil ama, ondan başka herkes lüzumsuz!"... Hasılı bu bedbahtlar, ellerinden gelse Peygamberi bile aradan kaldırmaya razı bir nefs istiklâliyle Allah'a yalnız gitmek sevdasında mütereddit sınıflara yeni bir İslâmiyet telkinine kalkışmaya kadar gidebilirler. • “Denize düşen yılana sarılır” kabîlinden bazı yarı bilgililer de bunların arkasına düşebilir; ve bilmezler ki, denize düşen yılana sarılır ama, yılan da onu sokar ve denizden evvel öldürür. • Topyekûn fikrî ifadesini üzerimize aldığımız İslâm inkılâbının, yapımcısı olmak şöyle dursun, gerçek yapıcılığıni en fazla zorlaştırmak ve onu Yahudi dehâsiyle tepetaklak etmek tehlikesini arzeden sınıf, her cins ve meşrepten reformacılardır. • İkinci hüküm: İslâm inkılâbı nefsanî tefsircilerle olmaz!
Necip Fazıl Kısakürek
Sayfa 175 - 177 / Altıncı Fasıl BEKLEDİĞİMİZ İNKILÂP
1
REFORMACILAR • Reformacı, eski şeklin ismini ve gûya esasını muhafaza edip, onu, zannınca bazı ihtiyaçlara göre yenileştirmek isteyendir. • Reformacı, yani islâhçı, herhangi bir dâva ve mevzuu, ister maziye, ister istikbâle doğru olsun, yekpare bir vâhid olarak kabul edemiyen biçare idrak bünyesidir. Ne attığını tam atabilir, ne de aldığını tam alabilir. • Reformacı, dış şartları dâvanın öz bünyesine tâbi kılacak hâlis ve mutlak mefkûreci olmak yerine, dâvanın öz bünyesini dış şartlara göre ezip büzmekte, ayarlamakta hesaplamakta mahzur görmiyen bir arabulucu, bir barıştırıcı, bir maslahatçıdır. • Reformacı inandığından şüphe edendir. • Tanzimat hareketi, dinin merkezinde olmasa bile, muhitinde, çok aciz, şaşkın ve kısır bir reformacılık hareketidir. • Meşrutiyet hareketi, bu reformacılığın, daha az şaşkın, fakat daha çok idraksiz, üstelik büsbütün tereddî ifade eden garp züppelerinin elinde, devamıdır. • Son devir, reformacılığı bozdu ve Garbi tâ kökünden benimsemeye kalkarak, dâvayı menfî tarafından tezatsızlığa götürmek istedi. • Herhangi bir davanın istediği, muhakkak ki tezatsızliktır; fakat hangi istikametten? Küfürden mi, imandan mı? • Nihayet, sun'î ışıkları ne kadar zengin olursa olsun, güneşi kaybetmiş bir beldenin korkunç hali gibi, tepemizde kanat açan ve mıhlanıp kalan mânevî kara bulut, yekûn halindeki eksikliğin din ve iman olduğunu ihtar edince, ortalikta yeni bir sınıfın üremesine istidat açıldı. Bunlar, gûya din taslayan veya taslaması ihtimali olan yeni reformacılardı... • Birçok bölüme ayrılan bu tiplere göre din lâzımdır. Elbette Allah'a inanılır. Peygamber bazılarınca lüzumludur bazılarınca değildir. Kur'an bazılarınca Allah'ın kitabıdır, bazılarınca değildir. Peygamberi ve Allah'ın kitabını tanıyan yine bazıları için bile günde beş vakit namaz lüzumsuzdur. Namazın şekli iptidaîdir. Abdest imkânsızdır. Kadın hayattaki yeni mevkiinden geriye sürülemez. Kur'ân her dilde Kur'ândır. Kurânda malûm ibadetlerin birçoğuna ait sarahat yoktur; bunların hepsi ham yobazlar tarafından icat edilmiştir. Hadîsler hep uydurmadır aklın kabul etmediği hiçbir şey doğru olamaz; akıl ve fen her sırrı teftiş ve murakebede biricik mizandır. Bütün dinî merasimi bediiyatçılar elinde güzelleştirmek icap eder. Zaten tasavvuf dinin bu eksikliğini tamamlamak için sonradan bulunmuştur. Şeriat hükümlerinin cemiyet kanunları yerine geçmesi mânasızdır. Vesaire vesaire... Bu hünsâ ruhlara göre din işte bütün bunlar olmamak şartiyle, harikulâdedir, güzeldir, şarttır, mutlaka lâzımdır, onsuz hiçbir şey olmaz. Allah bir ve ebedîdir, ruh vardır, Peygamber mutlaka cihanın en büyük adamıdır fakat!!! İşte bu "fakat” işin en belâlı dönemeci... • Henüz seslerini işittirebilecek hale gelmemiş olsalar da yarın birdenbire zuhurları pek muhtemel olan yeni devrin reformacıları, bugün tam dinsizlerle tam dindarlar arasında bir köprü vaziyetindedirler; ve aralarında, mebuslar, profesörler, doktorlar, muharrirler, mühendisler, avukatlar ve daha neler, neler vardır! Bunlar, umumiyetle "münevver” klişesinin belirttiği zümrelere mensupturlar; ve şaşkın Tanzimat efendisinin mütereddit reformacılığına karşılık, dine zit hareketlerin muhitini olduğu gibi benimseyen bir merkezî reformacılık üzerindedirler. Yani akıllarınca İslâmiyeti merkezinden değiştirecekler, muhite tatbik edebilecekler, böylece büyük eksiği tamamlayacaklardır. • Reformacı der ki; “Allah'a ve Peygambere, evet, Şeriate, hayır!” Yani güneşe, evet, ışığına, hayır! O kadar saçma!.. • Aralarında, hiçbir şeye ve hiçbir cüz’iyle inanmiyan sahtekâr istismarcıların da bulunduğu yerli reformacılar zümresi, kime ve neye ve ne nisbette samimiyetle inanırsa inansın, gerçek Müslüman gözünde, zift renkli inkârdan daha kara, daha tehlikeli ve mukavemeti daha zor bir küfür şubesini temsil eder. • Düpedüz kâfir, olduğu gibi devrilmiş bir yelkenlidir: hidayet vincine bağlanırsa olduğu gibi doğrulur, yüzer, mükemmel bir tekne halini hemen kazanır. Fakat reformacı, gûya denizde yüzen, ama her noktasından su sızan, kırık dökük, perçin ve macun kabul etmez bir teknedir. İkincisini kurtarmak, birincisinden çok daha zor... • Üstelik reformacı, mücerret fikir ve dâva haysiyeti bakımından da, hem mü'min ve hem kâfirin nefretini kazanmış, mitolocya unsurları gibi, başı insan, vücudu keçi, bir hilkat galatı... • Yarın kendilerine bir zuhur planı açılmasını muhtemel gördüğümüz reformacılar, üç katlı evlerinin üst katında, tam bir İslâmî edeple ellerini Allah'a açan ihtiyar annelerinin hakkiyle, alt katta erkek arkadaşlarına kokteyl veren ve onlarla mayo içinde dans eden kızlarının hakkını, “Sezarın hakkını Sezara veriniz!” tarzında bir demagocya tesellisi içinde ve aynı zaman ve mekânda barındırmak isteyen muhteşem ve ebediyen mahrum nasipsizlerdir. Biricik fârikaları, münevverlik ve okumuşluk yaftası altında salâh kabul etmez bir enayilik ve cahilliktir. • Fakat sayıları günden güne çoğalan bu tip insanların, pestenkeranî bir açıkgözlülükle bir gün İslâmiyet himayeciliğine geçmeleri ve kendileri gibi “fasl-1 müşterek” noktasında oturanları avlamaya yeltenmeleri daima mümkündür. • Bunlar, topyekûn ve en çok, “softa” diye isimlendirdikleri, şeriatın kışrında ve kabuğunda kalmış tiplere düşmandırlar. Bilmezler ki, kendileri de, o örnekler de, biri menfî ve öbürü müspet taraftarlardan şeriatı heva ve nefsaniyetlerine, aynı zamanda dar ve basık ruhlarına tatbik suretiyle hakikatten uzak kalmış iki örnektir. • Reformacılar arasında mühim bir zümrenin, imân adına hiçbir zerreye mâlik olmaksızın, insan kitlelerini sevk ve idarede dini sadece vasıta ve “maslahat” unsuru kabul etmiş esfeller olmasına karşılık, hevaî ve nefsanî tefsirciler, hiç farkında olmadıkları küfür şeklini din sanan ve keyiflerine göre din icat ettiklerinin farkında olmıyan bedbahtlar... Bazı gözlerin, görmek fiilini büsbütün kaybetmek için yaratılmış olması gibi, bunların bilgi ve anlayışı da, bilgisizlik ve anlayışsızlığın tâ kendisidir. Bunlar emirler ve yasakların ruhunu, sağa doğru uzaklaşarak bozan müspet kaba softalara inat, sola doğru uzaklaşarak bozan menfi kabalik timsalleridir; ve birincilerin aksülâmeli olarak doğmuşlar ve türemişlerdir. •  Bir de, Türkiye dışının reformacıları var ki, üstelik ilmî bir nikap altında ve kitaplık çapta gayretlerle İslâmı fesada sürüklemekten başka rolleri yoktur. • Reformaci, ne türlüsü olursa olsun, İslâmı harap bir bina farzedip onu dışından payandalamak, ahşap evlere dışardan çimento püskürtürcesine, onu dışından desteklemek, onu yardıma muhtaç bilip bu yardımı dışından tedariklemek gayretinde bir fikir haini ve iman yoksunudur. • Birinci hüküm: İslâm inkılâbı bunlarla olamaz!
Necip Fazıl Kısakürek
Sayfa 171 - 175 / Altıncı Fasıl BEKLEDİĞİMİZ İNKILÂP
2
GİRİŞ • Güneşe karşı billûrdan bir menşur tutup içindeki harikulâde yolları gösterir gibi, artık bütün insanlığa biricik kurtuluş yolu olarak İslâm inkılâbının bütün ideolocyasını, en ince noktalarına kadar arzetmenin zamanı geldi. • Bu dâva herhangi bir rejime karşı başka bir rejim teklif ve propagandasında bulunmak değil: Türk'ünden, Arabindan, İranlısından, Hintlisinden, Çinlisinden, Endonezyalısından ve daha filânından ve falanından hiçbirine mahsus olmaksızın, İslâm dünyasını bütün yeryüzüne, kavimler ve tarihî vâkıalar üstü mücerret ve gerçek hüviyet ve şahsiyetiyle sâf bir mefkûre ve münezzeh bir ideolocya halinde belirtmek işidir. • Bu davaya, İslâmın iyi veya kötü bütün mensupları kadar bütün mensup olmıyanları da muhataptır. Zira biz, bilenlerdeniz ki, bütün insanlık icabet edenleri ve etmiyenleriyle, Peygamberler Peygamberinin Ümmet kadrosu içindedir. O'nu, Kâinatın Nurunu tanımıyan, çatlasa da, patlasa da, onun kadrosundan dışarıya kaçamaz; ancak icabet etmiyenler topluluğu içinde kalır ve ededî hüsranı bu topluluk içinde tadar. Onun içindir ki, icabet edenlerin icabet şartlarını, en nâzik ve ulvî noktalarına kadar belirtecek olan her zaman ve mekâna şamil mânalar ve kıymetler tablosunu çizerken, bu tabloya icabet etmiyenlerin de gözleri önünde, gerçek varlığın her satırını kucaklıyan bir örnek olarak dikmek, bize borç oluyor. • İslâm, her münevver Müslümanın şahsında, bütün kıymet hükümlerini, zaman ve mekân üstü mâhiyetiyle bütün zaman ve mekânlara tatbik edici inkılâp ideolocyasını kurmakla mükelleftir. Tekliflerin en azizi olan bu teklife kulak asan, milyonlarca kalabalıklar içinde kaç kişidir? Yani Müslümanlık iddia edenler arasında gerçek müslüman kaç kişi? • Gerçek Müslüman! Senin işin, İslâmın, herkesçe bilinen, bilinmesi kolay olan, kolayca bilinmekle mahrum nasipler üzerinde bir tesir bırakıp bırakmıyacağı meçhul bulunan, umumî ve hususî bilgilerini ezbere sıralamak değildir; senin işin, bu bilgiler altında yaşayan nâmütenahî derin ruhun, tamamiyle İslâmî ölçüler altında, ebediyet mikyasiyle zaman ve mekân fethedici hayat mimârisîni kurtarmaktadır! Ebediyetin Rehberi belki de böyle bir fiile şart tâyin buyurmak için, bazı ilahî tefekkürlerin bir saatine yetmiş senelik namaz sevabı müjdelemişlerdi. • İslâm İnkılâbını kim örgüleştirecek? Reformacılar mı, nefsanî ve havaî tefsirciler mi, kıştî şeriatçiler mi, ham ve kaba softalar mı, yalancı sofîler mi, yeni müctehit taslakları mı, yoksa bunlardan hiçbiri olmadığını telkin ederken, kendisine henüz bir sınıf ismi veremediğimiz, mücerret bir ifadeyle gerçek ve derin Müslümanlar mı? Öyleyse gerçek ve derin Müslüman ne demektir ve böyle Müslümanların ruhundan tütecek bir hayat mimarisinin çizgi çizgi müşahhas beyami nedir? Evvelâ, yukarıdaki suallerin çerçevelediği zümreleri tanıyalım!
Necip Fazıl Kısakürek
Sayfa 169 - 170 / Altıncı Fasıl BEKLEDİĞİMİZ İNKILÂP
3