reizen

reizen
Deidameia, kadınları benim için dans ettiğinde ne olacağını düşünmüştü acaba? Gerçekten de Akhilleus’u tanımayacağımı mı zannetmişti? Onu yalnızca dokunarak, yalnızca koklayarak bile tanırdım; kör olsam bile nefeslerinden, ayaklarının yere vuruşundan tanırdım. Ölmüş olsam bile, dünyanın sonu gelmiş olsa bile tanırdım onu.
Reklam
Göğsümü boş ve yumurta kabuğu inceliğinde hissediyordum. Yeter. Bunu belki dile getirdim, belki de yalnızca düşündüm. Akhilleus’un elini bırakıp sendeleyerek kapıya doğru gittim. Thetis geçmem için yana çekilmiş olmalı, çekilmeseydi ona çarpardım. Tek başıma karanlığa çıktım.
Gözlerini açtı. “Mutlu olan bir kahraman söyle bana.” Düşündüm. Herakles delirip ailesini öldürmüştü; Theseus karısını ve babasını yitirmişti; İason’un eski karısı, yeni karısıyla çocuklarını katletmişti; Bellerophontes Khimaira’yı öldürmüş ama Pegpsos’un sırtından düşüp sakat kalmıştı. “Söyleyemezsin.” Akhilleus doğrulup oturmuştu, öne eğiliyordu. “Söyleyemem.” “Biliyorum. Hem ünlü hem de mutlu olmana asla izin vermezler.” Tek kaşını kaldırdı. “Sana bir sır vereceğim.” “Söyle.” Böyle davranması çok hoşuma gidiyordu. “Hem ünlü hem de mutlu ilk kahraman ben olacağım.” Elimi tuttu, avuçlarımızı birbirine dayadı. “Yemin et.” “Niye ben yemin ediyorum?” “Sebep sensin de ondan. Yemin et.” “Yemin ediyorum,” dedim. Yanaklarındaki rengin, gözlerindeki alevin içinde kaybolmuştum. “Yemin ediyorum,” diye beni yankıladı. Bir süre öylece, avuçlarımız birbirine değerek oturduk. Akhilleus sırıttı. “Dünyayı bir lokmada yutabilirim.”
“Bence hoşuna gider. Şu andaki görünüşün yani.”
“Evet,” diye başımı salladım. “Ya ben?” “Yanıma gel,” dedi. Ayağa kalkıp ona doğru yürüdüm. Akhilleus bir an beni inceledi, sonra “Evet,” dedi. “Nasıl?” dedim. “Çok mu farklıyım?” “Yüzün değişmiş,” dedi Akhilleus. “Neresi değişmiş?” Sağ eliyle çeneme dokunup parmak uçlarını tenimde kaydırarak, “Burası,” dedi. “Yüzün eskiden olduğundan daha geniş.” Farklılığı hissetmek için kendi elimle yokladıysam da bana göre kemiklerden deriye kadar her şey aynıydı. Akhilleus elimi tutup kürekkemiğime götürdü. “Burası da daha geniş,” dedi. “Bir de şu var.” Parmağı, gırtlağımda belirmiş olan yumuşak çıkıntıya nazikçe dokundu. Yutkundum, parmak ucunun yutkunma hareketini takip edişini hissettim. “Başka neresi?” diye sordum. Göğsümden başlayıp mideme doğru inen koyu renkli, ince tüyleri gösterdi. Durakladı. Yüzüm yanmaya başlamıştı. Niyetlendiğimden daha kesin ve sert bir şekilde, “Bu kadarı yeter,” deyip tekrar otlara oturdum, Akhilleus da esneme hareketlerine döndü. Esintinin saçlarını karıştırmasını, güneşin altın rengi teninin üstüne düşmesini seyrettim. Sırtüstü uzanıp güneşin tenime vurmasına izin verdim. Bir süre sonra Akhilleus esnemeyi bırakarak gelip yanıma oturdu. Otları, ağaçları, yeni yeni baş veren tomurcukları seyrettik. Konuştuğunda sesi mesafeli, neredeyse kayıtsızdı. “Bence hoşuna gider. Şu andaki görünüşün yani.”
Kheiron bize Herakles’i, üstlendiği görevleri ve onu ele geçiren deliliği de anlatmıştı. Herakles o deliliğin pençesinde kendi karısını ve çocuklarını tanımamış, düşmanı zannederek onları öldürmüştü. Akhilleus, “Nasıl olur da karısını tanımaz?” diye sordu. “Delilik böyle bir şeydir,” diye cevap verdi Kheiron. Sesi her zamankinden daha toktu. Onun Herakles’i tanıdığını hatırladım. Herakles’in karısını da tanımıştı. “Peki delilik nereden geldi üstüne?” Kheiron, “Tanrılar onu cezalandırmak istedi,” dedi. Akhilleus başını sabırsızlıklaiki yana salladı. “İyi ama kadın için daha büyük bir ceza olmuş bu. Tanrılar adil davranmamışlar.” Kheiron, “Tanrıların adil olması gerektiğini söyleyen bir kural yok, Akhilleus,” dedi. “Hem biri gitmişken dünyada kalmak daha büyük bir cezadır belki. Sence?” Akhilleus “Belki de öyledir,” diye kabul etti.
Reklam