“Evet,” diye başımı salladım. “Ya ben?”
“Yanıma gel,” dedi. Ayağa kalkıp ona doğru yürüdüm. Akhilleus bir an
beni inceledi, sonra “Evet,” dedi.
“Nasıl?” dedim. “Çok mu farklıyım?”
“Yüzün değişmiş,” dedi Akhilleus.
“Neresi değişmiş?”
Sağ eliyle çeneme dokunup parmak uçlarını tenimde kaydırarak,
“Burası,” dedi. “Yüzün eskiden olduğundan daha geniş.” Farklılığı
hissetmek için kendi elimle yokladıysam da bana göre kemiklerden deriye
kadar her şey aynıydı. Akhilleus elimi tutup kürekkemiğime götürdü.
“Burası da daha geniş,” dedi. “Bir de şu var.” Parmağı, gırtlağımda
belirmiş olan yumuşak çıkıntıya nazikçe dokundu. Yutkundum, parmak
ucunun yutkunma hareketini takip edişini hissettim.
“Başka neresi?” diye sordum.
Göğsümden başlayıp mideme doğru inen koyu renkli, ince tüyleri
gösterdi.
Durakladı. Yüzüm yanmaya başlamıştı.
Niyetlendiğimden daha kesin ve sert bir şekilde, “Bu kadarı yeter,”
deyip tekrar otlara oturdum, Akhilleus da esneme hareketlerine döndü.
Esintinin saçlarını karıştırmasını, güneşin altın rengi teninin üstüne
düşmesini seyrettim. Sırtüstü uzanıp güneşin tenime vurmasına izin
verdim.
Bir süre sonra Akhilleus esnemeyi bırakarak gelip yanıma oturdu. Otları,
ağaçları, yeni yeni baş veren tomurcukları seyrettik.
Konuştuğunda sesi mesafeli, neredeyse kayıtsızdı. “Bence hoşuna
gider. Şu andaki görünüşün yani.”