reizen

reizen
Kokusunu alabiliyorum. Ayaklarına sürdüğü sandalağacı ve nar kokulu yağlar, temiz terinin tuzu, aralarından geçtiğimiz sümbüllerin ayak bileklerimize sinmiş kokusu. Hepsinin altında da Akhilleus’un kendi kokusu. O kokuyla uykuya dalıyorum, uyandığımda da burnumda o koku oluyor. Tarif edemiyorum. Tatlı ama o kadar tatlı değil. Güçlü ama gereğinden güçlü değil. Bademe benzer bir şey ama bu da tam ifade edemiyor. Bazen güreştikten sonra benim tenim de öyle kokuyor.
Reklam
Geceleri, yatağımdayken görüler gelir üzerime. Rüya gibi başlar, titremeler içinde uyanmama sebep olan kucaklamaların izini sürerler. Uyanık yatarım, yine de gelmeye devam ederler; bir ensede yanıp sönen kıvılcım, bir kalça kemiğinin aşağıya kıvrılan eğimi. Bana dokunmak için uzanan pürüzsüz, güçlü eller. O elleri tanıyorum. Yine de burada, gözkapaklarımın karanlığı ardında bile umut ettiğim şeyi adlandıramıyorum. Gündüzleri huzursuz oluyor, yerimde duramıyorum. Ne var ki yaptığım yürüyüşler, söylediğim şarkılar, tutturduğum koşular bu görüleri uzakta tutamıyor. Gelmeye devam ediyorlar, duracak gibi de değiller.
Thetis, ikinci derece tanrıların önemsizlerinden biriydi, yalnızca bir deniz nympha’sıydı. Hikâyelerimizde bu ilahlar işlerini yaltaklanarak, iltifat ederek, daha güçlü tanrıların lütuflarından faydalanarak halletmek zorundalardı. Kendi başlarına fazla bir şey yapamazlardı. Yaşamak dışında. Sonsuza dek yaşamak.
“Kimse benim elimden bir şey almaya çalışmadı.” “Hiç mi?” İnanamamıştım. Böyle şeylerin olmadığı bir hayat gözüme imkânsız görünüyordu. “Hiç.”
Ne kadar değiştiğimi sonunda fark ettim. Yarıştığımızda kaybetmeyi, kayalıklara kadar yüzdüğümüzde geride kalmayı, mızrak çarpıştırma veya taş sektirmede yenilmeyi artık umursamıyordum. Böyle bir güzellik karşısında mağlup olmaktan kim utanırdı ki? Akhilleus’un kazanmasını seyretmek, kumları döven ayak tabanlarını veya tuzlu suda inip çıkan omuzlarını görmek yeterliydi. O kadarı yeterliydi.
Reklam