Açıkçası sıkı bir Batman hayranı değilim. Çünkü yıllardır sürekli aynı döngüleri görmekten sıkıldım. X adam şehirdeki insanların yarısını katleder, Batman gelir ve hapse atar... Bu döngü sayısız kez devam eder, Thorfinn'in aşırı uç pasifist ideolojisi gibi Batman'nın bu fazla çocuksu tarafına (amacının geçmişinin, yaşadıklarının farkında olarak) pek tahammül edebildiğim söylenemez. Bu tarz nispeten farklı şeyler okuyabilmek temayı nispeten katlanılabilir kılıyor. Çizgi romanın içinde Joker'in çok güzel bir metni var. Açıkçası kitabın kalitesini yükselten noktalardan bir tanesi. Batman'i ve bu garip çarpık döngüyü çok iyi özetliyor:
"HAHAHA! AH, HŞÇ SANMIYORUM, MADEM ÖYLE BÜYÜK DEDEKTİF, NEDEN PENCEREMİN ARDINDAN BENİ HİÇ GÖZETLEMEDİN? NEDEN KİMLİĞİMİ AÇIĞA ÇIKARMADIN? NEDEN GERÇEKTE KİM OLDUĞUMU, BUNA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE KİM OLDUĞUMU AÇIKLAMADIN?"
Ayrıca eklemem gerek son yıllarda basılan çizgi romanlar arasında en kalitesizi olabilir. JBC keşke sürekli duyuru yapacağına biraz baskı kalitesini düzeltse. Çünkü öyle berbat bir baskıya sahip ki, ilk okumada sırt ve sayfalar birbirinden ayrılıyor. Kapak zaten Allah'a emanet hafif sert açarsanız ciddi ciddi kitaptan ayrılabilir... Absolute baskısı ile paralel okudum ve o baskı ile okuduğumu gerçekten hissettim desem yalan olmaz. Arada kulvar farkı var tabii ama okurken sayfaların ayrılmamasını sağlasalar inanın bu bile yeter.
She-Hulk'ın orijin hikayesi. Şahsen orijin hikayelerini okumaktan hoşlanıyorum ve bu hikayede kısa ama bir o kadar da keyifli bir hikayeydi. Retro hikayeleri okumak ayrı bir keyif veriyor.
She-Hulk 1Stan Lee · Marmara Çizgi Yayınları · 202317 okunma
Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf'u, Türk edebiyatında anlatım gücü ve akıcılığıyla öne çıkan eserlerinden biri. Hikaye, küçük yaşta ailesini kaybeden Yusuf’un Kuyucak’tan başlayıp farklı kasaba ve şehirlerde devam eden hayatını anlatırken, aynı zamanda dönemin toplumsal yapısını da güçlü bir şekilde yansıtıyor.
Romanın en dikkat çekici yanı olay örgüsünün akıcılığı. Hikaye o kadar doğal ve ritimli ilerliyor ki okurken bir roman değil de adeta bir film izliyormuş hissi oluşuyor. Karakterlerin çatışmaları, kasaba hayatının baskıcı yapısı ve Yusuf’un iç dünyası sahne sahne gözünde canlanıyor. Sabahattin Ali'nin gözlem gücü ve anlatım sadeliği, kitabı sürükleyici kılan en önemli unsurlar.
Okuma deneyimini biraz zorlaştıran tek nokta ise kullanılan dil. Can Yayınları'nın retro tarzda tasarımlarını içeren Sabahattin Ali serisinde metin, yayınevinin bilinçli tercihiyle ilk yazıldığı dönemin kelimeleri korunarak yayımlanmış. Bu da zaman zaman metnin arkasındaki sözlük bölümüne bakma ihtiyacı doğurabiliyor. Okuma akışını kısa süreli kesen bir durum olsa da romanın gücü düşünüldüğünde büyük bir sorun haline gelmiyor.Kuyucaklı Yusuf, güçlü karakterleri, canlı sahneleri ve etkileyici hikaye akışıyla Türk edebiyatının en akıcı romanlarından biri. Hem anlatımındaki sadelik hem de yarattığı atmosfer sayesinde uzun süre akılda kalan bir okuma deneyimi sunuyor.
Tam da şu günlerde (bkz.Epstein) bu romanı okuyor olmam, bu tesadüf o kadar canımı yaktı ki. Belki de bu yüzden olduğundan fazla ve farklı dramatik anlamlar çıkardım hikayeden, coştum biraz.
Cehaletin, fuhşun, ahlaki yozlaşmanın Sierva Maria’lara zulmü ve galebesi…Ama bunca pisliğinizin içinde Sierva Maria’ların saçı her daim uzayacak; keseceksiniz, öldüreceksiniz, ama masumiyetin kökünü kurutamayacaksınız. Vade retro, Satanalar!
Alper Canıgüz, Örümcek Burgacı ile retro bilim-kurgu polisiye diyebileceğimiz ilginç bir türle karşımıza çıkıyor. Bu türün diğer örneklerine aşina olmayan okurlar için, türün adı bile başlı başına merak uyandırıcı olabilir. Ancak açıkçası, Alper Kamu serisinden sonra bu kitabı okumak bende bir hayal kırıklığı yarattı. O serideki mizah, zekâ dolu yaklaşım ve okurla kurulan tanıdıklık hissi burada aynı karşılığı bulmuyor; metin daha mesafeli duruyor.
Elbette Canıgüz’e özgü kara mizah, göndermeli karakter isimleri ve zeki dokunuşlar bu romanda da mevcut. Buna rağmen, sanki bir şeyler eksik kalmış hissi yakamı bırakmadı. Arka kapakta kurgu için ütopya-distopya arası bir tanım yapılmış; ancak okuma sürecinde bu iki uçtan birine tam olarak yerleşememek, bilinçli mi yoksa dağınık mı olduğu belirsiz bir muğlaklık yaratıyor. Bu belirsizlik, okurda cevaplanmamış sorular bırakıyor.
Bilimsel bir keşif sonucu yaşanan ölümler, sırrı çözen dedektif ve dolaylı biçimde kurtarılan bir dünya… Konu zaten arka kapakta oldukça ayrıntılı anlatıldığı için burada tekrar etmeye gerek görmüyorum. Okuma sırasında bazı çıkarımlar yapmak mümkün, fakat spoiler vermemek adına bunlara değinmeyeceğim. Kitap, devamının geleceği hissini açıkça taşıyan bir sonla bitiyor.
Zeki bir kurguya ve parlak fikirlere rağmen, Alper Kamu’nun o tanıdık sıcaklığını arayan okurlar için mesafeli kalabilecek bir roman. Canıgüz’ün zihnine hayran bırakan ama kalbe tam olarak dokunamayan bir kitap.
“Okuru baş döndürücü bir maceraya davet eden son derece özgün bir retro bilim-kurgu/polisiye”
Yazar bizi alternatif bir 1974 yılına götürüyor ama bu bildiğimiz tarih değil. "Hiperdemokrasi" diye bir düzen kurulmuş; bilimin, adaletin, sanatın hatta kimin yaşayıp kimin öleceğinin bile anketlerle belirlendiği bir dünya.
Gerçeğin yasaklandığı, sadece "çoğunluğun" sesinin çıktığı ürkütücü ama bir o kadar da tanıdık bir distopya.
Baş kahramanımız ise Stan LaFleur. Alman asıllı ama bir Türk ailesi tarafından büyütülmüş, "Cinaslı Hafiye" lakaplı bir şair, dedektif. Stan LaFleur "basit bir cinayet ve intihar vakası çözerim" derken kendini bir anda gökyüzünde beliren kozmik bir yarığın ve yaklaşan kıyametin ortasında buluyor. Dünyayı kurtarmak için sadece beş günü var. Silahı ise sadece zekası ve vicdanı.