Mutsuzluk genel olarak dişi çizgiyi izler. Bazı kalıtsal anomaliler gibi anadan kız evlada geçer. Geçerken de zayıflayacağına daha yoğun, daha kalıcı ve derin olur. O dönemler erkekler için çok daha değişikti. Meslekleri vardı, siyaset ve savaşlar vardı; enerjilerini dışa vurup rahatlayabilirlerdi. Bizse bunu yapamazdık. Biz kuşaklar boyunca yalnızca yatak odasını, mutfağı, banyoyu tanıdık; binlerce, milyonlarca adım atar, iş görürken hep aynı kini, doyumsuzluğu içimizde taşıdık. Ben feminist mi oldum? Hayır, korkma, yalnızca geride kalanlara daha parlak bir ışık altında bakmak istiyorum.
Anımsıyor musun, yaz tatillerine, denizden atılan havai fişekleri seyretmek için rıhtıma giderdik. Fişekler arasına bazen bir tanesi patlar, ama gökyüzüne ulaşamazdı. Annemin, ninemin tanıdığım pek çok kişinin yaşantısını düşündüğüm zaman, aklıma hep bu görüntü gelir işte. Yukarı tırmanmaktansa yarı yolda patlayan ateşler.
''İşte denizden korktuğu için denizden kaçan denizci!'' dedi. Deli gibi yerimden sıçradım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Gemiye, ''Korkudan? Hiçbir zaman!'' diye bağırdım.
Artık ondan sonra ne Ayşe'nin kolları, öpücükleri ve gözyaşları, ne bağlar bahçeler, ne tövbeler ve yeminler beni karaya bağlayamadılar. Varımı yoğumu Ayşe'ye bırakarak bir daha geriye dönmemek üzere denize açıldım. İlk limanda kayığın birisine gemici yazıldı.
Aganta!..