Aristoteles dünyayı Evrenin merkezine koydu. Devamın da bir çok kişi de bazen doğruladı yahut etrafında dolandı bu fikrin.
belki insan olmanın bir ayrıcalık olmasını düşündüğünden, belki herşeyin bize ait ve muhakkaki yalnızca bizim merkezde olmamızın gerekliliğini düşündüğünden, belki de dile getirdiğimiz bu ihtimallerin aksine tamamiyle ön yargısız, ve nesnel gözlemler ile ortaya koydu bu fikrini. Döneme göre ele alındığında şüphesiz muhazzam birşey, ama bu gün ile kıyasında Tales'in ortaya koydukları sadece tebessüm ettirecek kadar. Bu bir maraton koşucusunun emeklemeye başlayan bebeğe karşı tavrına eş değer. Dolayısıyla zaman nasıl ki başlangıcından (varsa bir başlangıcı) hep ileriye doğru akıyor ise insan türününde bilinç kazanıp, tecrübe ile bilgiyi bilime dönüştürme serüvenide buna benzer. Hep ileri ve sonsuz bilgi... Öyle ki o çağın ötesinde olmanın verdiği özgüven, birikimli ilerleme nihayetinde bilimin müthiş gelişmişliği ortaya koyduk ki biz devasa evren de "yok" bile denilecek kadar bile yer kaplamıyoruz.
Bu merak güdüsünün tartışmasız zaferi. Gel gelelim bize göre kuyruğunu reddip onu koparan insanın lanetidir aynı zamanda, ki lanet, doğrudan doğruya beynin fetedilişidir. Ne var ki dediğimiz şeyler milyonlarca yıl, milyonlarca olay milyonlarca canlı milyonlarca şeyler silsilesi karşısında artık hiç şüphesiz anlamsız ve boş.
-Evet evren davasa... Ama bu keşif üç duyguyu tetikledi. "Sevinç, Korku, Üzüntü".
Sevindik, çünkü evren çok büyük. muhakkak bizim dışımızda başka birileri, başka yaşam formlarıda olmalı. Yalnız değiliz.
Korktuk, çünkü bizim dışımızda var olan birilerinin yahut yaşam formlarının ne olduğunu neye benzediğini ve bir gün karşılaştığımız da neler olabileceğini bilmiyoruz. Bir diğer yandan koskoca evren de tek başımıza olabiliriz.