Bu kitabı eline aldığınızda aklınıza gelebilecek ilk şey şu: “Lan Nobel ödüllü yazar da ensest mi yazarmış?” Evet yazmış. Hem de öyle yüzeysel erotizm de değil. Kültürel göndermeler, sanat eserleri ve felsefi alt metinlerle süslenmiş, resmen yüksek dozda edebiyatlı erotizm.
Kahramanımız Don Rigoberto, temizliğe kafayı takmış, burjuva alışkanlıklarına gömülmüş bir adam. Ama kafasının içinde sürekli erotik fanteziler dönüyor. Karısı Lucrecia, yani üveyanne, Rigoberto’nun arzu nesnesi ve kitabın merkezinde duran kadın. Oğul Alfonso ise işin en tartışmalı tarafı. Masum gibi görünen ama aslında erotik oyunların fitilini ateşleyen karakter. Evet, kitabın asıl sansasyonel tarafı bu. Alfonso’nun üveyannesiyle olan gerilimli ilişkisi. Vargas Llosa burada ahlaki sınırları bilinçli olarak zorluyor adeta.
Kitapta resimler, tablolar, mitolojik göndermeler sürekli erotik fantezilere bağlanıyor. Sanatlı mastürbasyon desek yanlış olmaz asfasf. Kitabın dikkat çeken başka noktası ise Üveyanne – üvey oğul dinamiği. Klasik tabu ilişkilerinden biri. Vargas Llosa bunu sadece şehvet değil, güç, masumiyet ve yasak arasındaki gerilim üzerinden işliyor. Rigoberto’nun hijyen takıntısı ise, aslında bastırılmış arzularının sembolü.
Bence, Vargas Llosa burada aslında sadece erotizm yazmıyor; erotizmi bir düşünce deneyi gibi kullanıyor. Yani okuyucuya şunu hissettiriyor: “Şehvet dediğin şey sadece yatakta değil, zihnin bütün kıvrımlarında gezinir.” Ama tabii bir yanım da şunu söylüyor: “Ulan Nobel almış adamsın, sen de mi ‘üveyanne’ fantezisine düştün?” sdssdsd. İşte bu çelişkiyi kitap boyunca hissediyorsun. Bir yanda sofistike edebi cümleler, diğer yanda yatak odasından yükselen homurtular. Alfonso karakteri özellikle insanı huzursuz ediyor. Çünkü masumiyet maskesinin ardında kışkırtıcı bir