Sonra işte sen gittin. Önceleri hayatın akışına kapıldım. Eksik hissetmedim. Zamanla uzaktan bir kamyon geldi işte. Tekerlekleri dikendendi. Güzel kokmaktaydı biliyor musun? Çok hızlıydı. Bir yere yetişir gibi işte. Ben o ara rüzgarı dinliyordum, kaptırmıştım kendimi. Özgür hissediyordum. Dikenler toprağa batıyordu. Biliyor musun, toprak kanıyordu. Toprağı kanatan diken, kırılıyordu. Acı veren cezasını çekmeliydi. Ben seni üzmüştüm. Keşke dikenler yalnızlığımı da kanatsaydı. Acizliğimi de, sana tutkunluğumu da kanatsaydı. Ama sadece hızlı gelen kamyondaki dikenler bedenimi kanattı. Kanlar içinde karşındaydım. Üşüyordum, seni daha fazla görmek için ölümü erteliyordum. Sonra da kör oldum. Sonra hareket edemedim. Sonra konuşamadım. Duyamadım. Karanlığa hapsoldum. En büyük acı, yokluğundu. Ben can kaybından değil, sen kaybından ölebilirim. Gel, bütün şiirler senin olsun. Yazılmamış bütün sözler senin... Gel bütün şehirler senin olsun. Kelimelerim seninle anlam bulsun. Sana doyamadım. Ya gel, ya da kül et beni. Deniz senin rengindendir, at oraya. Sana hasret, sana çaresiz, sana yorgun... Dudaklarım titriyor, bütün şiirlerin canı cehenneme. Bütün kelimeleri kılıçtan geçireceğim. Ben dikenlerinden bile mahrumum artık. Bırak rengine karışayım. Kanım maviye dönsün. Dünya seninleyken yuvarlaktır. Güneş seninleyken ısıtır. Gözlerim seninleyken görür. Kulaklarım, ah dilim... Sen yoksan ben neyi hissedebilirim? Hiçbir bıçak, senin yokluğun kadar keskin değildir. Üşüyorum, gel artık...