Fransa: Rejimler Laboratuvarı
Napolyon’un Papa ile olan o meşhur sahneleri, aslında "egemenliğin kaynağı" meselesinin tarihteki en kurnazca hamlelerinden biridir.
Napolyon’un 1804’te Papa VII. Pius’u Paris’e, Notre-Dame Katedrali’ne getirtmesi aslında Papa’ya bir saygı gösterisi değil, aksine bir güç gösterisiydi.
Geleneksel olarak tacı Papa’nın hükümdarın başına takması gerekirken, Napolyon tacı Papa’nın elinden alıp kendi başına takmıştır.
Napolyon'un mesajı netti; "Meşruiyetimi Tanrı’dan veya senden değil, kendi kılıcımdan (ve sözde halkın onayından) alıyorum. Sen burada sadece bir tasdik memurusun."
Bu durum "Papalığın rolünü sıfırlama" sürecinin sembolik zirvesidir. Artık imparator, Kilise'nin üstünde bir figürdür.
Fransa’nın Terör Dönemi’nden (Robespierre) başlayıp 5. Cumhuriyet’e kadar uzanan bu zikzaklı yolu, aslında bir toplumun "Yeni bir meşruiyet zemini" bulma sancısıdır.
Osmanlı’da sistemin matematiği yüzyıllarca sabitti. Padişah + Halife = Mutlak Otorite. Bu denklem bozulduğunda devlet dağıldı.
Fransa’da ise merkezi otorite (Paris), rejim ne olursa olsun (İmparatorluk, Cumhuriyet, Faşizm) her zaman çok güçlü kaldı. Fransızlar rejimi değiştirdiler ama "Merkezi Devlet" mekanizmasını asla bozmadılar.
Faşist Vichy Hükümeti örneğin, Fransız milliyetçiliğinin en karanlık ve "gerici" versiyonuydu. İhtilal’in "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" ilkesini çöpe atıp yerine "İş, Aile, Vatan" mottosunu getirdiler. Bu durum milliyetçilik anlayışının bir noktada nasıl otoriter bir "ırk/toprak" savunmasına dönüşebileceğinin kanıtıdır.
Fransa'da rejimler (İmparatorluk, Cumhuriyet, Faşizm) değişse de, o "Fransız Milleti" kurgusu ve merkezi bürokrasi hep baki kaldı. Yani geminin kaptanı ve yönetim biçimi değişti ama geminin gövdesi (ulus-devlet yapısı) sağlamdı.
Osmanlı'da