"Devrimciler iktidarı alır, bürokratlar iktidarı ele geçirir" Bu kalıp sadece Azerbaycan'a özgü değil. Tarihte benzer senaryolar. Fransa'da Robespierre ve Jakobenler halkı mobilize etti, Napoleon ise devlet aygıtını ele geçirdi. İran'da Musaddık halk desteğiyle geldi, CIA destekli darbe onu 1953'te devirdi. Rusya'da Kerenski hükümeti Şubat rüzgarıyla kuruldu, Bolşevikler ise örgüt ve pratik güç kullandı. Her vakada ortak nokta şu: Karizmatik meşruiyet kısa vadede güçlüdür, kurumsal kontrol ise uzun vadede belirleyicidir. Aliyev'in KGB mirası somut ne verdi? Soyut "tecrübe" değil, çok somut şeyler. Kilit generallerin dosyalarını bilmek, dolayısıyla onları ikna etmenin ya da tehdit etmenin yolunu bilmek. Ekonomik ağların gerçek sahiplerini tanımak. Hangi ittifakın ne kadar süreceğini hesaplamak. Bilgiyi zamanında kullanmak, erken açmamak. Elçibey devleti fethetmeye çalıştı. Aliyev devletin içinden zaten konuşuyordu. Biri kapıyı kırarak girdi, diğerinin anahtarı zaten vardı.
Siyaset
Fransa: Rejimler Laboratuvarı Napolyon’un Papa ile olan o meşhur sahneleri, aslında "egemenliğin kaynağı" meselesinin tarihteki en kurnazca hamlelerinden biridir. Napolyon’un 1804’te Papa VII. Pius’u Paris’e, Notre-Dame Katedrali’ne getirtmesi aslında Papa’ya bir saygı gösterisi değil, aksine bir güç gösterisiydi. Geleneksel olarak tacı Papa’nın hükümdarın başına takması gerekirken, Napolyon tacı Papa’nın elinden alıp kendi başına takmıştır. Napolyon'un mesajı netti; "Meşruiyetimi Tanrı’dan veya senden değil, kendi kılıcımdan (ve sözde halkın onayından) alıyorum. Sen burada sadece bir tasdik memurusun." Bu durum "Papalığın rolünü sıfırlama" sürecinin sembolik zirvesidir. Artık imparator, Kilise'nin üstünde bir figürdür. Fransa’nın Terör Dönemi’nden (Robespierre) başlayıp 5. Cumhuriyet’e kadar uzanan bu zikzaklı yolu, aslında bir toplumun "Yeni bir meşruiyet zemini" bulma sancısıdır. Osmanlı’da sistemin matematiği yüzyıllarca sabitti. Padişah + Halife = Mutlak Otorite. Bu denklem bozulduğunda devlet dağıldı. Fransa’da ise merkezi otorite (Paris), rejim ne olursa olsun (İmparatorluk, Cumhuriyet, Faşizm) her zaman çok güçlü kaldı. Fransızlar rejimi değiştirdiler ama "Merkezi Devlet" mekanizmasını asla bozmadılar. Faşist Vichy Hükümeti örneğin, Fransız milliyetçiliğinin en karanlık ve "gerici" versiyonuydu. İhtilal’in "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" ilkesini çöpe atıp yerine "İş, Aile, Vatan" mottosunu getirdiler. Bu durum milliyetçilik anlayışının bir noktada nasıl otoriter bir "ırk/toprak" savunmasına dönüşebileceğinin kanıtıdır. Fransa'da rejimler (İmparatorluk, Cumhuriyet, Faşizm) değişse de, o "Fransız Milleti" kurgusu ve merkezi bürokrasi hep baki kaldı. Yani geminin kaptanı ve yönetim biçimi değişti ama geminin gövdesi (ulus-devlet yapısı) sağlamdı. Osmanlı'da
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
#3 Deneme-Herkes Kahramanların Düşüşünü Görmek İster
Tarih, omuzlarda yükseltilen kahramanların, aynı kalabalıklar tarafından büyük bir gürültüyle yere çalındığı sahnelerle doludur. Birini zirveye taşımak, ona kusursuzluk atfetmek toplumsal bir ihtiyaçtır; ancak "Herkes kahramanların düşüşünü görmek ister" yargısı, bu madalyonun karanlık ve gerçekçi yüzünü temsil eder. Roma'nın mutlak kurtarıcısı olarak göklere çıkarılan Jül Sezar'ın gücünün zirvesindeyken ihanete uğraması ya da Fransız Devrimi'nin kahramanı Robespierre'in kendi kurduğu giyotine gönderilirken aynı kalabalıkların sevinç çığlıkları atması tesadüf değildir. Türkiye'de ise bir zamanlar "Hürriyet Kahramanı" sıfatıyla omuzlarda taşınan Enver Paşa'nın kendi devasa hayallerinin enkazı altında kalması veya mutlak bir kurtarıcı sanrısıyla göklere çıkarılan Hitler'in karanlık bir yeraltı sığınağındaki çöküşü gibi... İnsanlık, bu devleri yaratırken aslında kendi eksikliklerinden kaçmaya çalışır. Ancak kusursuz bir liderin veya idolün gölgesi uzadıkça, sıradan insanın kendi zayıflıklarıyla yüzleşmesi dayanılmaz hale gelir. Bu ezici ağırlıktan kurtulmanın tek yolu, yaratılan putun yıkılmasıdır. Kahramanın hata yapması veya trajik bir şekilde tökezlemesi, kitleler için derin bir psikolojik rahatlama kaynağıdır; İnsanlar kendi seçtikleri kahramanın düşüşünü de en yakından görmek isterler. Çünkü bu düşüş, aradaki o aşılmaz mesafeyi bir anda kapatır. Bir kahramanın yıkılışı, aslında kişinin kendiyle imzaladığı bir barış antlaşmasıdır. Kurallar çatırdadığında ve heykeller devrildiğinde, ortaya çıkan toz bulutunun ardında sadece insanın o tanıdık, kusurlu doğası kalır. İnsan, kendi omuzlarında taşıyamadığı idealin, bir başkasının omuzlarında da paramparça oluşunu görerek teselli bulur. Zirve ne kadar görkemliyse, düşüşün getirdiği o trajik eşitlenme hissi de o kadar
Alıntı

Emrhyme667

@Emrhyme667
·
#2 Deneme- Yılanların Neden İnsana Düşman Olduğunu Bilir Misiniz?
İbn-i Abbas Radıyallahu Anh'ın rivayet ettiğine göre; İblis cennetten kovulduktan sonra tekrar girmenin yollarını arar, herhangi bir giriş yolu bulamaz. Cennete girmek istediği zaman, cennetin bekçileri ona engel olur. Derken yılan geldi. O, dört ayağı olan bir hayvandı. Bir Horasan devesine benzerdi. O, adeta hayvanların en güzeliydi. Şeytan bütün diğer hayvanlara başvurdu. Fakat kimse onu kabul etmedi. Ama yılan onu kabul etti ve yuttu. Cennet bekçilerine göstermeden onu cennete soktu. Yılan cennete girince, iblis onun ağzından çıkıp vesveseye başladı. İşte böylece yılan lanetlendi. Ayakları yok oldu ve karnının üstünde sürünmeye başladı. Onun rızkı toprakta kılındı ve bundan dolayı da insanoğluna düşman oldu.
Edebiyat
Özgürlüğün sırrı insanları eğitmek, zulmün sırrı ise cahil tutmaktır. Maximilien Robespierre
1000Kitap
Giyotin
Andre chenier'nin başı Paris'te göbeği İstanbul'da kesildi Sunay Akın Bu şiirle ilgili minik bir açıklama paylaşmak istedim. Aslında çok basit ve kısa bir şiir ama şairin burda bahsettiği kişiyi ve aslında cinası anlayabilmek önemli . 1762 yılında İstanbul’da doğduğu kaynaklarda geçen şair 18.yüzyılın en büyük Fransız şairi olarak anılmakta. Özellikle ihtilalden sonra Robespierre’nin emriyle düşüşünden birkaç gün önce giyotine gidiyor. İhtilalin başladığı yıllarda büyük bir destekçi ve taraftarken sonrasında meydana gelen radikal teröre karşı çıktığı için idam edilmiştir. Rivayete göre giyotine giderken “halbuki bu kafada bir şeyler vardı” diyip başını göstermiştir. Kendi ismiyle anılan hayatının işlendiği bir opera mevcuttur. Hapis edildiği süre boyunca yazmış olduğu birçok şiir ölümünden sonra oldukça beğenilmiş ve değer görmüştür.
Yozlaşmış bir toplumda yasalar, sadece yoksulu cezalandırır. " -Maximilien Robespierre-
Toplum Sosyolojisi