Bazen roller değişir. Anne yorgundur, evlat sarılır. Çünkü annelerin de şefkate ihtiyacı vardır.
My life is like a broken roller coaster…
Müzik
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Hz. Muhammed'in ailesindeki bazı kadınlar
🤍 Halaları: ♡ Safiyye bint Abdülmuttalib: Peygamber’in halası. Oğlu Zübeyr’i cesur yetiştirmiş, Bedir ve Uhud’ da Müslümanlara moral vermiştir. Cesaretiyle “savaşçı anne” olarak anılır. ♡ Âtike bint Abdülmuttalib: Müslüman olmuş, Mekke’de İslam’ın yayılışında Peygamber’e destek vermiştir. ♡ Ervâ bint Abdülmuttalib: Müslüman olmuş, ailesiyle birlikte Peygamber’in mücadelesine katkı sağlamıştır. 🖤 Teyzeleri: - Ferîda ve Fahita: Peygamber’in peygamberliğinden önce vefat etmişlerdir, bu yüzden İslam mücadelesinde doğrudan rol almamışlardır. ●○● Önüme bir video düşmüştü. Kısıtlanmış ve biraz örtülü durduğunu düşündüm: Geriye dönünce daha çok aklıma dedesi, amcası, damatları vs. geldi. O kadar halası olduğunu da teyzesi olduğunu da yeni öğrendim galiba. Tarihte ve günümüze dek sadece erkekler yaşamış ve yaşıyor gibi davranıldığından kadınlarla ilgili bir şeyler bulabilmek için illa eşelemek gerekiyor. Özellikle tarihte, yok dinde, en çok bilimde vs. aaa meğersem her şeyde. (: Kadına yıkılan roller mi yoksa erkeklerin hayali kadın figürü mü tam bilemem ama görüldüğü üzere her yerde sekteye uğramış. Özellikle kadına çoğunlukla "ev hanımı" gözüyle bakan İslamda kadınların her alanda aktiflik göstermesi onların bir hayli canını sıkmıştır. Hoş, dini öğretirken o tarz güçlü ve aktif olanları ya es geçiyorlar ya da pasif gösteriyorlar: Okumayın, meslek sahibi olmayın, erken evlenin, ilk ailenizden sonra kocanızdan ibaret olun. Onlar gözüne perde indirmesin ama siz örtülü giyinin. İlişkiler de eş ve eş olarak değil, sahip ve sözünden çıkmaması gereken hayvan üzerine kuruluyor. Şiddet güzellemesi yapılıyor ahlak ve edep güzellemesi değil, boşanma pek önerilmediğinden o aşamada dahi boşanma yerine o evden kefenle çıkma normal görülüyor. Bedensel, ruhsal ve duygusal refaha önem
Din
Evlilik, gerçek bir yol arkadaşlığı ilişkisine dönüşemediğinde; insanların kendi olmasını engelleyen, benliklerini kısıtlayan, kendilerini sahte bir güven duygusu içinde avuttukları, günün sonunda herkesin yalnız hissettiği bir tür çocuk büyütme projesine dönüşür. Birey olmak, yaşamın en temel görevi ve anlamıdır. Ancak pek çok evlilik, ne yazık ki bu temel görevi engelleyen bir yapıya dönüşür. Çiftler, gerçek benliklerini ifade etmek yerine, toplumsal kalıpların empoze ettiği maskelerini takar ve birbirleriyle toplumsal roller üzerinden ilişki kurarlar. "İyi eş", "iyi anne", "iyi baba" rollerinin arkasına gizlenen birey, zamanla kendi özüyle, yani benliğiyle temasını kaybeder. Benliğiyle teması kaybeden kişi, kendini besleyecek beklentilerini bilinç dışına iter ve eşiyle sahte bir uyum yaratır. Bu sahte uyumun yarattığı güven duygusu, aslında derin bir illüzyondur. Çiftler, birbirlerini gerçekten tanımadıkları, ruhsal derinliklerine temas edemedikleri için yüzeysel bir aidiyet hissine tutunurlar. Böylesi bir evlilik, zamanla bir tür fonksiyonel ortaklığa dönüşür. Çocuk yetiştirmek, maddi ihtiyaçları karşılamak, toplumsal statüyü korumak gibi dışsal hedefler, ilişkinin merkezine yerleşir. Kişi, kendi içsel bütünlüğünü aramak yerine, dışsal rollerde kaybolur ve özüyle bağlantısını kaybeder. Günün sonunda ise her iki taraf da derin bir yalnızlık hisseder. Çünkü görülmemiş, duyulmamış ve anlaşılmamışlardır. Yanlarında bir partner var gibi görünse de gerçekte ruhsal düzeyde kimse yoktur. İşte bu noktada evlilik, iki insanın ortak görevler ve roller etrafında döndüğü ancak hiçbir zaman yakınlık yaşayamadığı, ruhun hapishanesi haline dönüşür. - Tunç T.
Alıntı
Öteki Diye Bir Şey Yoktur; Bastırılmış Benlikler Vardır...
Hiç fark ettiniz mi? İnsan bazen kendini en rahat, toplumun o görünmez sınırlarının dışına itilmiş, "öteki" denilen insanların yanında bulur. Çok garip bir tezat gibi görünür bu ilk başta ama aslında o dışlanan insan, sadece kendi hikayesini yaşamaz; hepimizin köşe bucak saklamaya çalıştığı o kırılgan, zayıf yanını da çırılçıplak ortaya koyar. ​Psikolojinin o süslü teorilerini bir kenara bırakıp aynaya baksak biliriz: İnsan sadece alkışlanan, beğenilen yönlerinden ibaret değil. Utandığımız, bastırdığımız, "aman kimse görmesin" dediğimiz ne varsa, o da biziz. İşte toplumun kalıplarına sığamayan birini gördüğümüzde, aslında ona değil, kendi içimizde hapis hayatı yaşayan o yabancıya bakarız. Tam da bu yüzden, o insanı yargılamak yerine içinizden arkasından gitmek, onunla iki lafın belini kırmak gelir. Tuhaf, tarifi zor bir yakınlık başlar aranızda. ​Carl Jung’un o meşhur “gölge” kavramı tam olarak bu kapıya çıkar: Kendimizden bile köşe bucak kaçırdığımız, yüzleşmeye korktuğumuz o karanlık tarafımız. Toplumun dışına düşmüş bir insan, bu gölgeyi sokakta, kahvede, hayatın ortasında görünür kıldığı için bizi hem rahatsız eder hem de muazzam bir şekilde özgürleştirir. Neden biliyor musunuz? Çünkü onun yanında kusursuz olmak, o ağır ve yorucu maskeyi taşımak zorunda kalmazsınız. Kasıntı roller biter, yaralar konuşmaya başlar. Sosyal statüler, kurallar, "el alem ne der"cilik o an un ufak olur; toplumsal maskelerin aslında ne kadar ince bir camdan yapıldığını anlarsınız. ​Asıl dürüstlük, yasaklı sayılanın, absürt bulunanın ya da "öteki" ilan edilenin yanında filizlenir. Çünkü hepimizin içinde kabul görmek, dışlanmamak uğruna feda ettiği bir korku, bastırdığı bir çığlık ya da kimsenin bilmediği bir yalnızlık odası vardır. ​İnsan, kendi içindeki o sürgün edilmiş çocuğu ne kadar
Eşik kavramı (liminality) mitolojide gerçekten de en çok su üzerinde cisimleşiyor. Odysseus'un yanına Charon'u da eklemek gerekir — ölüleri Styx'ten karşıya taşıyan kayıkçı. Orada da aynı yapı var: ne yaşayanların dünyasında ne ölülerin dünyasında, tam ortada, suda asılı bir an. İlginç olan şu; bu eşik anı çoğu zaman belirsizliğin en yoğun hissedildiği yerdir. Kahraman ne olduğunu bilir ama ne olacağını bilmez. Kimliği bir anlamda çözülmüştür — eski benliği geride kalmış, yeni benliği henüz doğmamıştır. Bu yüzden deniz hikayelerde o kadar sık dönüşüm alanı olarak kullanılıyor olabilir: ne kara ne gökyüzü, ne güvenli ne tehlikeli, ne başlangıç ne son. Su, iki kesinlik arasındaki o dayanılmaz belirsizliği mekânlaştırıyor. Suyun fiziksel yapısı ile kahramanın içsel durumu arasında kusursuz bir simetri var. Katı olan her şeyin (kurallar, unvanlar, toplumsal roller) çözüldüğü ve akışkan hale geldiği o ara bölge, suyun ta kendisidir. O "ne olduğunu bilme ama ne olacağını bilmeme" hali, insan zihninin en çok zorlandığı ama dönüşüme en açık olduğu yerdir. Karada yürürken bastığımız yer bellidir, yönümüzü tayin edebiliriz. Ancak suya girdiğimiz anda coğrafya silinir. Kharon’un sandalına binen ruhlar sadece Styx’i geçmezler; bazı anlatılarda yeraltı dünyasındaki Unutuş Nehri Lethe’den de içerler. Eski benliğin çözülmesi, sadece statünün değil, bazen hafızanın ve acıların da geride bırakılmasını gerektirir. Kharon’un kayığı, iki mutlak kıyı (yaşam ve ölüm) arasında sıkışmış zamansız bir kapsüldür. O kayıktaki ruh artık bir "insan" değildir ama henüz bir "gölge" (umbra) de olmamıştır. Suda geçen bu süreç, simyadaki solutio (çözünme) aşamasına benzer. Yeni ve daha saf bir elementin (yeni kimliğin) doğabilmesi için, eski katı yapının önce tamamen sıvılaşması ve formunu kaybetmesi
Felsefe