1000Kitap Logosu

Roman eleştirisine eleştirel bir bakış

214 syf.
·
7 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
İstanbul’da yetişmiş bir paşazadenin dünya harbinde kolunu kaybetmesi ve doğduğu şehrin işgale uğraması neticesinde askeri Mehmet Ali’nin köyüne yerleşmesiyle başlayan bu roman aslında Kurtuluş Savaşı’nın arka yüzüne yani Anadolu ve halkına ışık tutan bir yapıttır. Bu romanda Anadolu’nun yüzlerce yıldır kaderine nasıl terk edildiğini acı bir tablo halinde bulabiliyorsunuz. Yokluk içerisinde dünyadan bihaber yaşayan, eğitilmemiş ve bir kenarda unutulmuş Anadolu halkının içinde bulunduğu her türlü kötü koşullara rağmen vatan için bedel ödemektedir. Zaten aydınların ve yöneticilerin yüzyıllarca Anadolu halkından beklediği de bu değil midir? Anadolu’yu ekmemiş, onu beslememiş ve sürmemiş ancak en zor durumda buradan ekin vermesini bekliyor değil midir aydınlar? Yakup Kadri, romandaki şu sözlerle Anadolu’nun yüzlerce yıllık halini ve aydınların onlara bakışını çok iyi özetler: “Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabanî ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin?..” Evet, memleketin düştüğü her kötü durumda aydınların bedel ödemesini beklediği kesim Anadolu halkıdır. Yakup Kadri burada aydınlara sert çıkar ve onları eleştirir: “Ne ektin ki ne biçeceksiniz?” Aslında roman ilk başta cahil kalmış köylülerin eleştirildiği şeklinde bir intiba oluşturmaktadır. Hatta bu nedenle yazar eleştirmenler tarafından sert bir şekilde eleştiriye maruz kalmıştır. Ancak romanın bütünü düşünüldüğünde bir paşa çocuğunun köydekileri garipsemesi ve kötülemesi üzerine başlayan düşünceler daha sonra İstanbul’da yaşayan aydınların eleştirisine dönüşür. Yani köylülerin bu kadar cahil olmasının sebebi aslında onları yüzlerce yıldır sömüren, yoksul bırakan ve eğitmeden yok sayan aydınlardır. İşte romanın en önemli yeniliklerinden birisi de yüzlerce yıllık unutulmuşluk sonrasında Anadolu halkının içinde bulunduğu durumdan yazarın kendini de dahil ederek aydınları suçlamasıdır. Anadolu halkının cahil bırakılmasının eleştirisini bu romanda görürüz ancak şunu da ifade etmeliyiz ki aslında bu bakış açısı yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin de temel felsefesini yansıtır. İstanbul işgal altındayken yokluk içerisinde yine tüm fedakarlığını yaparak Avrupalı düşmanlarını yenen Anadolu halkı, aslında yüzlerce yıllık kaderini de yenmiştir. Yeni devletin tüm politikası sadece İstanbul’un ya da aydınların üzerine değil daha çok Anadolu ve köylüler üzerine kurulur. Anadolusuz bir kalkınmanın gerçekleşemeyeceği fark edilmiştir. Topyekün bir kalkınma hareketi başlamıştır…
Yaban
8.5/10
· 28,8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
Resul Bulama
Burma Günleri'ni inceledi.
351 syf.
·
6 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Göreceksin!
Mahsun olma Burma, sevin! Medeniyet getireceğiz sana, Ölmez veya kör olmazsan göreceksin! Medeniyet dediysek sizi medenileştireceğiz demedik. Medeni insanları göreceksin, onlara hizmet ederken… Kulüpte biz briç oynarken hizmet için sizi içeri çağırırsak o zaman göreceksin. Gramafon sesi gelecek kulağınıza, medeniyetle tanışacaksın. Ya da midillilerimizin üzerinde polo oynarken bizi, göreceksin... Işık sizi kör etmezse eğer! Göreceksin, ağladıkça… youtu.be/kbXaIvz6s0o Sekiz bin mil yol kat edeceğiz sizin için. Kıtaları, okyanusları aşacağız. Bu kadar büyük lütfun bedeli olmuşsa çok mu? Madenlerinizin, ormanlarınızın talan olması bizim gibi medeni insanların sıcakla ve sivrisinekle yaptığımız mücadelenin yanında ne ki! Kulüpte içilen viskilerin buzları bile Burma’nın sıcağına dayanamıyor. Sizin için ödediğimiz bedelin farkında mısınız? Siz demişsem dil alışkanlığı. Medeni insanların nasıl konuştuğunu görmeniz için. Yoksa beyaz olmayan insan olur mu? Melez bile araftayken. Ne Avrupalı, ne Hintli. Yazarın kendisi gibi. Öyle ortada, öyle arafta. Arafta bir yazar George Orwell. İlk Hayvan Çiftliği’nde tanıdım onu. İspanya savaşında faşistlere karşı savaşmış bir sosyalist. Ama ideoloji ne olursa olsun güç ve iktidar insanın eline geçince kaynakları nasıl kendi rahatı için kullandığını ironik bir dille o kadar güzel anlatıyor ki. Nereden gelirse gelsin zorbalığa karşı bir özeleştiri okuyoruz. Kitabı hakkındaki yorumlarında bu durumu kendi lehine edebi anlamda kullandığına dair yapmış olduğu özeleştiriyi de buraya not düşerek devam edelim. Edebi ününü önemli ölçüde Hayvan Çiftliği ve 1984 eserlerine borçlu olan yazar, Burma Günleri kitabında da Burma’da polis olarak görev yaptığı döneme dair izlenimlerini aynı edebi dille ve İngiliz özeleştirisi olarak aktarıyor okurlarına. Eser bize ne anlatıyor ve nasıl anlatıyor? Nasıl anlattığına dair edebi ve ironik diline vurgu yapmıştık daha önce. Bunun dışında yalın bir dille, okuru yormayan, akıcı bir anlatımdan bahsetmeliyiz. Bir de Balzac gibi etkili betimlemeler ama daha kısa. Bunlara incelemenin sonunda kısaca yer vermeye çalışacağım. Peki, ne anlatıyor bize Burma Günleri’nde? Yazarın ironiyi kullanarak eleştirel bir dille yazdığına değinmiştik Hayvan Çiftliği hakkında. Burma Günleri’nde ise Batılının Doğu insanına bakışını, Batılıyı benimseyen çürümüş halkı ve onun bürokrasisini eleştirirken aynı cesaretle gidiyor bu hassas konu üzerine. Kendisi Avrupa rüyasına inandığı halde anlatıyor bu iki yönlü kokuşmuşluğu. Avrupalı siyahi olana ve kendinden olmayan herkese karşı ne kadar insanlık dışı ifadeler kullanıyorsa, madalyonun diğer yönündeki sömürgenin masumiyetine inanan yerlilere ve bürokratik çürümeye tutuyor objektifini. Roman karakterlerindeki başarılı örneklere değinmeden geçmemiz olmaz. Her bir karakteri gözümüzde canlandırırken güçlük çekmiyoruz ve davranışlarını kestirebilecek kadar tanıyoruz bu isimleri. Özellikle de Flory’yi. Flory’nin hayatı boyunca ezilerek karakterinin nasıl pasifleştiğini, yüzündeki doğum lekesinin bir ömür boyu karşısına çıktığı ve saklama çabasının onda yarattığı etki, tüm bunların sonucunda da itaate uyumlu bir birey hale dönüşümü çok güzel işlenmişti romanda. Bu dönüşümün hangi temellere dayandığı ve sonunda inandığı konularda bile kendi görüşünü savunmaktan aciz hale geldiğinin okura gösterilmesi romancılık adına güzel örnekti. Bunun dışında yine Flory karakteriyle yerli doktorun fikir münakaşaları işlenirken yazarın anlatmak istediklerini aktarmak için kullanmış olduğu güzel diyaloglara değinelim kısaca. Avrupalı olan Flory İngilizlerin hırsız, zalim ve bencil olduğunu savunurken yerli doktorun İngilizlerin medeniyet getirdiğini savunması ilginç ve dikkat çekici bölümlerdi. İnsan doktor da olsa bir masala inanabiliyor! Flory’nin burada İngilizleri anlattığı bölümü paylaşmasam eksiklik olur. Çünkü bundan daha güzel anlatılamazdı. “Fakat sevgili dostum, hangi yalandan bahsediyorsun?” “Tabii ki yoksul kardeşlerimizi soymak yerine onları kalkındırmak için burada olduğumuz yalanı. Sanırım bu gayet doğal bir yalan. Fakat bu bizi bozuyor, tahmin bile edemeyeceğin şekilde bizi çürütüyor. Sürekli olarak sinsi ve yalancı olduğumuz hissiyle yaşıyoruz, bu bize işkence ediyor ve gece gündüz kendimizi haklı çıkarmaya zorluyor.”(S. 48) Yazar bu özeleştiriyi yaparken zorlanmış mıdır bilmiyoruz ama birçok İngiliz romanında yer alan Hindistan sömürgesindeki İngiliz konumu ve orada yaşananlara dair farklı bir itirafnameyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Siyahi olanlara karşı İngiliz bakış açısının daha iyi anlaşılması için kitaptan çarpıcı birkaç alıntıyla devam etmek istiyorum. “Hiçbir Avrupalı kanıtları umursamaz.”(S.15) “Eğer yönetemeyeceksek niye bu lanet olasıcıları temizlemiyoruz o zaman?”(S.31) “Kendilerine özgürlük verilmemesi koşuluyla yaşayan en sevimli insanlardı.”(S.37) “Uygulanabilecek tek politika, onlara pislik muamelesi yapmak.”(S.39) “Hindistan’da ne yaptığınızla değil, ne olduğunuzla yargılanırsınız.”(S.165) “bir beyaz adam öldürülmüştü. Böyle bir şey olduğunda Doğu’daki İngilizlerin içi ürperir. Burma’da her yıl yaklaşık sekiz yüz kişi öldürülür; bunun hiçbir önemi yoktur ama bir beyaz adamın öldürülmesi canavarlıktır.”(S.291) “Yanlış adamı asmak hiç adam asmamaktan daha iyidir.”(S.294) “Ah şu tecrübeli Almanlar ne iyiydi! Bu kara köpeklere nasıl muamele edileceğini biliyorlardı.”(S.294) Altını çizdiğim bu ifadelere benzer daha fazlası da vardı eserde. Bu kadarı yeterlidir diye düşünerek devamını getirmiyorum. Yapılanlardan daha fazlasının arzu edildiği ve kanunların önünü kestiğinden dert yanan kahramanlar bulunur bu medeni insanlar arasında. Almanlara bir özenti vardır, çıtanın yüksekliğiyle ilgili. Üstelik bunu faşist İspanyollara karşı savunan Orwell yazar! Kanıksamak, özeleştiri, vicdan veya bir başka isim verebiliriz buna, adına ne dersek diyelim bu satırlar tarihe not olarak düşülmüştür. Biraz da başka şeylerden bahsedelim şimdi. Öncelikle bu kitabı Charles Dickens’ın “Müşterek Dostumuz” eseriyle birlikte okudum. Dickens özellikle “Kasvetli Ev”den başlayarak hep sis ve kasvet üzerinde durur. Bu kavramlar onun kitabına atılan imza gibidir. Bu kitapta da hep sis ve kasvet kelimesi geçiyordu. Bu İngiliz usülü olmalı diye düşündüm. Ne kadar sık kullanılırsa kullanılsın romanda seviyorum bu kavramı. Bunların dışında U Po Kyin karakteri çok eğlenceli ve çarpıcıydı. Bizdeki Zübük karakterine yakın ama daha akıllı, daha tehlikeli. Erol Taş kadar kötü ama onun gibi gülmeden, but yemeden yapıyor bütün şeytanlıkları. Vicdansız karakterler romanlara renk katıyor gerçekten :) Bahsetmiş olduğum ilginç betimlemelere birkaç örnek verelim incelemenin sonunda: “Çünkü Burmalılar, beyaz adamlar gibi şişip sarkmaz, aksine erginleşen meyve gibi simetrik büyürlerdi.”(S.7) “uşağın bir köpeğinkine benzeyen ıslak, sarı irisli gözleri vardı.”(S.26) “öylece duran bir taşmışım gibi yanımdan geçip gittin.”(S.236) “Kafasının içinde büyük, sivri köşeli, metal bir nesne varmış da sağa sola vuruyormuş gibi hissediyordu.”(S.272) Zulümden bu kadar bahsettikten sonra kasvet ve sis dağılsın diye bunları iliştiriyorum buraya. Son olarak çevirmen Elif Balcı için bir not düşmek isterim. Çok akıcı ve güzel bir çeviriydi. Okumaktan büyük keyif aldım. Fırsat buldukça George Orwell’a döneceğim. Tıpkı Shakespeare ve Charles Dickens‘a döndüğüm gibi. Bu kadar İngiliz eleştirisinden sonra bu çelişki değil mi? Edebiyatın özünde de çelişki ve ironi yok mu zaten…
Burma Günleri
8.0/10
· 1.740 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
24
108
Enis
Yüzbaşının Kızı'ı inceledi.
545 syf.
·
7 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Bu kitabı da okuyarak Puşkin maratonunu tamamlamış bulunmaktayım. Puşkin'i bu kitapla tanımıştım ve dönüp dolaşıp bu kitaba geri döndüm. Aslında ne kadar incelemeyi ve not tutmayı sevsem de kısa eserler daima ilgimi daha çok çekmiştir, çünkü dikkat dağınıklığı ile uğraşıyorum ve bir süre sonra 700-800 sayfalık eserlerdeki olayları karıştırır hale geliyorum. Ancak Puşkin'in bir romanı maksimum 140 sayfa olunca odağımı korumayı beceriyorum ve bu da benim için büyük artı. -- Büyük Petro'nun Arabı; yazıldığı dönem için çok önemli bir eser, zira Puşkin dahil Rus yazarları roman yazmaya çabalarken bile şiir anlatımından kurtulamamıştı: Ya direkt şiir-roman yazıyorlar ya da anlatımı çok şiirseldi. Puşkin ise bu eserinde tamamen düzyazı anlatımını benimsemeyi başarmış ve Rus düzyazısını tarih anlatıcılığından daha kalabalık bir hale getirmiştir. Kitapta çok fazla otobiyografik bilgi mevcut, ama bu bilgiler Puşkin'e değil, büyük dedesi Abram Hannibal'a ait. Abram'ın da vaftiz babası Petro'dur, o da Fransa'ya gönderilmiştir (Paris değil Metz) ve o da bir kadının rızası olmadan onunla evlenmiştir (Natalya değil Evdokia). Hal böyle olunca Puşkin'in aile bağlarına ve devlet arşivlerine bağlılığını görüyoruz. Yazınımız İbrahim'in Paris'te oluşuyla başlar. İbrahim, gözümde Türk romanlarındaki "Alafranga" tipinden sayılmasa da o yolda ilerlemektedir. Avrupa'nın ihtişamını yeni yetme bir ülke olan Rusya'ya değişmiştir. Aynı zamanda modernist karakterlerin bir öncüsü gibidir, Paris sokaklarında kaybolmuş hisseder, gördüğü ilgi ona sahici gelmez. Ancak Avrupa hikayesi pek de devam edecek değildir, zira yaşanmışlıklarını "ödev bilinci" ile örtbas eden İbrahim Rusya'ya geri döner. Tabii ödev bilinci diyen adamın da çocuğunu bırakıp gitmesi de ayrı bir çelişki. Tabii bu yolculuğu ben başka yorumladım. Petersburg, bataklıklar üstüne kurulmuş muntazam bir şehir. Alman etkisi var: disiplin, Hamburg gazeteleri, Oranienbaum gayrimenkulü... İbrahim'in hoppa Paris yaşantısını bir bataklığa benzetirsek Rusya onun hayatını iyi etkileyecek olan yer olacaktır. Başlarda Alafrangalık demiştim. İbrahim'in arkadaşı Korsakov tam da böyleydi işte. Vatanından uzak kalışı, ona geleneklerini de unutturmuştu ve rezil rüsva etmişti. Petro'nun "Ben Çar olduğum halde böyle cafcaflı giyinmiyorum kardeş, sen ne ayak?" tarzı eleştirisi de zaten Puşkin'in minimalizmine örnek. Batıcılık karşıtlığına Gavrila Rjevski ve Kirila Petroviç'i de örnek verebiliriz. Gavrila, Alman yöntemleri yerine Rus yöntemleri kullanan bir derebeyidir, Rusya dışına çıkanların Rusya'da maskara olduğunu söyler. Kirila Petroviç de derebeyidir hatta bu karakter aynı isimle Dubrovski eserinde de karşımıza çıkacaktır, ilginç! Kendisi baloların ataerkilliği bozduğunu söyler, feminizmin düşmanlarından biridir. Natalya kızımız da Rus olmayan biriyle evlenmeye razı olmaz. Nasıl ki eser tamamlanmamışsa ben de bu incelemeyi tamamlayacağım, çünkü... -- Mektuplarla Roman'da Liza karakterimize ve masumane dostluğuna rastlarız. Kendisi sosyetenin samimi görünme çabasını, başkalarının ona tepeden bakıp ayak uydurma çabasını hiç sevmiyor. Onun mutlu olduğu yer köydür, doğal olandır. Dostu Saşa onu dönmeye ikna etmeye çalışsa da Liza'ya göre sosyete magazinden farksızdır. Saşa da öyle çok şatafat meraklısı değil zaten, maksat dostu. Puşkin de böylece bizi hiç şaşırtmıyor. Konu kıtlığına girdiği bariz. Beni şaşırtan şey Puşkin'in halktan kişileri tam ada varıncaya yazması, sosyetedekileri ise "S." "K. V." gibi sadece baş harflerle yazması. Puşkin acaba sosyetedekileri Kafka'nın 'K." ve Yusuf Atılgan'ın "C." karakterlerinde olduğu gibi kişiliği olmayan, ismi yazılmaya değmez kişiler olarak mı görüyor? Eser genel anlamda normaldi, ekstra bir övgüyü hak etmiyor. -- Biyelkin Öyküleri: İngiliz ve Rus kaynak araştırmalarım sonucunda mevzubahis İ. P. Biyelkin'in gerçek olmadığını, yani Puşkin'in sözde belirttiği yazar olmadığını öğrendim. Çünkü biyografiye baktığımızda Biyelkin, Goryuhino Köyü'nde doğmuş (Önce bu köyün tarihini, sonra öyküleri okuyunuz.) ancak haritalarda baktığımda Goryuhino diye bir yer olmadığını gördüm. Böylece Goryuhino Köyü Tarihi yazınının da kurgu olduğunu gördüm. Ancak öyle bir işlenmiş ki insan ilk bakışta anlayamıyor. Tabii yayıncı notu da kurgu. Nenarodovo diye bir köy de yok. Biyelkin, öykülerinde adı sanı geçmeyen yerler kullanıyor diye de belirtilmiş zaten, fire burada veriliyor. Notun sonunda "A.P." ismini görüyoruz ki tahmin etmek çok da zor değil: Aleksandr Puşkin. • Atış: Kitaptaki favori hikayemdir. Eskiden düellodan vakit bulamayan askerimiz Silvio, artık insanların ilkel dürtülerine hitap eden avcılık ve düello kavramlarından gram zevk almamaktadır, Poemalar kitabındaki Tazit karakterine benzemiştir. Tabii genç kuşağın deli akan kanları, bu adamın neden böyle davrandığına anlam veremez. Silvio, eskiden bir düelloya katılmıştır ancak rakibi o kadar gevşek davranmaktadır ki kiraz yiye yiye Silvio'nun tetiği çekmesini beklemektedir. Silvio ise kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir adamı vurmanın manasız olduğunu düşünmüş ve düelloyu iptal etmiştir. Ancak sonrasında bir mektup almış, rakibinin nikahlanacağını öğrenmiştir. İşte şimdi rakibinin kaybedecek bir şeyi vardı ve düello yeniden bir anlam kazanmıştı. Sakin bir yaşantıyı derinlemesine değiştirecek bu olay üzerine yola çıkar. Düellonun sonunda yine ateş açmamıştır ancak karşısındakini atmaktan beter etmiştir. Korku, acıdan daha tesirlidir. • Tipi öyküsü bence yazılmamış olmalıydı. Taaşşuk-u Talat ve Fitnat'ı andırmayan tesadüfler, "Aa o sen miydin?" misali bir son... Lütfen. • Tabutçu ise çarpıcı ve vay anasını dedirten bir hikaye oldu. Büyük Petro'nun Arabı ne kadar realistleşme için önemliyse de şahsen bu hikayede iyice pekiştirdiğini düşünüyorum. Alman bir adamın ziyafetine gittiğinde "E sen de ölülerinin şerefine iç!" sözü bizim tabutçuyu fenalaştırmıştır. Ölüler şerefliydi de sen şerefsizmişsin be tabutçu. Öyle ki geçmiş hatalarının, gelecek planlarının yorumlamalarına, gerçek hayal algısının kopmasına varmış. Kendimle bir parça özdeşleştirdim burayı. • Menzil Bekçisi de yine yazılmasa da olurmuş dediğim, kurgusu basit bir aile öyküsü. Babasının tek hazinesi Dunya'nın bir Çerkes'le kaçıp Petersburg'a gitmesini ve babasının harap oluşunu anlatır. Aslında aile dağılmasını iyi anlatmış ancak dediğim gibi konu basitti. • Köylü Genç Bayan ise yine bir masalımsı öyküydü, zira sonu daha başlarında tahmin ediliyordu. Puşkin'in sürekli tesadüfler ve hayali yerler işlemesi sinirimi bozsa da biz biyografiyi okurken Biyelkin'in hayal gücü kıtlığı yaşadığını okuduğumuzdan sıkıntı yok. Ruslan ve Lyudmila'daki "aşkın gerçek olanının kazanması" konusu yine var. -- Goryuhino Köyü Tarihi; gerçek olmayan bir yerin gerçek olmayan bir adam tarafından anlatılışıdır. Zaten kulağa da kaleme de Rusça gelmiyor. Yine karşımızda sahte bir biyografi var. Puşkin, 1799'da Moskova'da edebiyat aşığı bir çevrede doğdu. Bu anlatıcı ise 1801'de Goryuhino'da edebiyattan tiksinen bir çevrede doğmuş. Puşkin, böylece yermek istediklerini sahte bir kişilik üzerinden yapabilecek. Asıl çetrefilli kısım şu: Goryuhino Köyü Tarihi ve Biyelkin Öyküleri birbirleriyle bağıntılı. Anlatıcının dedesinin babası A. S. Biyelkin, dedesi ise İ. A. Biyelkin.  Eğer bu anlatıcının babasının adı Peter ise anlatıcı İvan Petroviç Biyelkin'in ta kendisi olacaktır. Ne ilginç ama değil mi! Klasisist ve romantik tarih yazıcılığına karşı realist ve satirik bir tarih yazıcılığı var. Başlarda anlatıcı, yazar zannettiği adamın peşinden romantizm hisleriyle koşarken sonrasında realizm duvarına çarpıyor ve aklı başına geliyor. Eski neşesini de kaybetmiş. İnsanları ismen tanıyor, defa defa okuduğu kitabı bir kez daha okuyup ebediyen bırakıyor. Sonlarda ise üzücü bir şekilde Rusya'yı izliyoruz. Vergiler az ve düzenli alınarak kapitalist bir rejim kurulmuş, köylüler az kazanıp onu da vergi olarak verirken yöneticiler servetine servet katıyor. Köylü de zengin olduğu dereceyle şımarık, fakir olduğu dereceyle yumuşak başlıymış. Yersen. -- Roslavlev sanki bir hikaye değil de bir bildiriymiş gibi hissettirdi. Buram buram Rus milliyetçiliği kokuyor ve hatalardan ders çıkarmaya çok yatkındı. Hikaye 1812 yılında Fransa'nın Rusya'yı işgal etmesiyle başlar (Tolstoy'un Savaş ve Barış eserinde de bu konu işlenmiştir ve Roslavlev'in bu kitaba esin kaynağı olduğu düşünülmektedir.). Normalde Rusya'nın yenilgileriyle (1805 Austerlitz, 1806-1807 Prusya'daki savaşlar, özellikle Friedland) dalga bile geçen halk, birden vatansever oluveriyor: Yumurta kapıya dayanınca yani. Tabii tarihi gerçekler bir yana hikaye romantizmden çıkmış Puşkin'i yansıtıyordu. Esir Fransız subayının konuşmaları körü körüne vatanseverlikten öte aklıselim ve neyin olup bittiğini göstermeye yönelik konuşmalardı. En üzüldüğüm cümle "Prenses beni Rusya'nın düşmanı olarak görüyor ve anavatanını hiçbir zaman bırakmayacaktır." oldu. Öte bir yandan Polina karakteri nasıl da olağanüstü bir karakter! Feminizm, vatanseverlik, dost canlılığı, ne ararsan var. Tatyana'dan sonra yazılmış bir karakter ama edebiyat dünyasında güçlü kadın karakterleri görmek sevindiriyor, erkeklerin gölgesinde yaşamak zorunda kalan canlılar olarak nitelendirilmemeleri gerekiyor. -- Dubrovski. Alegori, entrika, halkın adamlığı... Dubrovski'ye hoşgeldiniz. Bizi karşılayan isim ise Kirila Petroviç T. oluyor, hani şu Büyük Petro'nun Arabı'ndaki derebeyiyle adaş ve meslektaş. Polislere, derebeylerine abi çektirecek kadar zengin ve güç sahibi bir adam. Bana saray yöneten bir Çar Nikola'ymış gibi geldi. Öte yandan baba-oğul Dubrovski karakterleri ise Dekabristlere bir göndermeymiş gibi geldi. Adaletsizlikle mücadele olduğu için malum konu. Aralarında su götürmez bir dostluk olan Kirila T. ve Andrey D. ikilisinin arası Dubrovski'ye "köpeklerimiz iyi yaşıyor, biz de memnunuz, siz de kulübede yaşasanız şimdiki halinizden iyi olurdu!" gibi bir hakarete Kirila'nın müdahale etmeyişi ve Andrey'in gücenmesiyle başlıyor. Andrey'in soğuk yapmasına Kirila onun köyüne yağma yaptırarak ve yurtluğunu elinden alarak karşılık veriyor. Puşkin'in "Şöhret sırası yerine akıl sırası yapsak ne olurdu?" sorusunu andırıyor, Kirila sırf tehdit ve güçle masum bir adamın evini elinden alabiliyor. Keyfine göre adalet, ne âlâ! Vekaletname ve kararname sonrasında hukukçuların bir derebeyine şaklabanlık yapıp eğilerek saygı göstermesi hele... Tabii şu da var ki bir yurtluk el değiştirirse serfler(köleler) de el değiştirir, zira yasalara göre serflik kan bağıyla geçer ve neredeyse hiçbir hakları da yoktur. Dadının Andrey'in oğlu Vladimir Dubrovski'ye "Bizi Kirila T.'ya veriyorlar, oysaki biz sizin kalmak istiyoruz!" gibi acıklı bir cümle kurmasının nedeni artık anlaşılıyor. Vladimir'in de ne yurtluğunu ne de hizmetçilerini verme niyeti vardır. Vladimir'in Kirila"nın adamlarının eve kadar girmesini bekleyip onlarla hiç konuşmaması ve sonrasında evi ateşe verip hizmetçilerle kaçması bana 1812 Rusya Seferi'ni andırdı. Ruslar da Fransızların ülkelerinin içine kadar girmelerini beklemişler ve ardından Moskova'yı boşaltıp yakmışlardı. Haydutlukları ise yalnızca Kirila Troyekurov'un yakınındaki zenginleri kapsar biçimde, hatta yaptığı yağmalarda tüm paraya da göz dikmez, sadece pay koparır. Bir öğrenciye gidecek paraya elini bile sürmeyen bir adamdır aynı zamanda ki bu onu basit bir hayduttan farklı kılar. Vladimir Dubrovski, babasının intikamını almak için bizzat Kirila Petroviç'e de saldıracaktır ve bunun için Kirila T.'un çağırdığı Fransız öğretmenin yerini alarak eve sessiz sedasız girer. Ne kadar belli etmemeye çalışsa da ayı olayından sonra içinde "Benden özür dilenmesini bekleyemeyeceğim hakaretler" geçen bir söz söylemesiyle ben onun öğretmen olmadığını anladım bile. Bu süre zarfında Kirila'nın kızı Marya'ya yaklaşarak intikam ateşini istemeden de olsa soğutan karakterimiz, böylece babasına da ihanet etmiş oldu, her şeyi eline yüzüne bulaştırdı. Ne intikam aldı, ne aşkını kurtarabildi, ne medeniyetli bir insan olabildi, olamadı da olamadı. Sonunda da hem Kirila ile davasının bitmişliğinden, hem de askerlerle çatışarak devlete karşı gelmeye başladığını fark etmesinden ötürü yurt dışına kaçıp herkesi geride bıraktı. Kitaptaki en sevdiğim yazın oldu. -- Maça Kızı, kapitalizmi eleştiren ve "modern" hayatın çıldırttığı karakterleri anlatmasıyla Rus hikayeciliğinde bir devrim niteliğindedir. Hermann, tipik Alman profilinde olmak üzere mühendis, soğukkanlı ve ölçülüdür. Kumarı sever ama masaya oturmaz, sadece izler. Hermann bunu ilkel dürtülerini kontrol edebilmek için yapsa da dürtülerin azıtması çok doğaldır. Kumar masasındaki hikayeden sonra Kontes'in evine gidip gidip gelmesi de bir iç çatışma örneği. Hermann bu hikayeye çok kafa yorar ve temkinli hareket ederse kazanacağını bildiğinden onu elde etmek için çabalar. Evin beslemesi Lizaveta'yı ayartmaya çalışır, ancak adamımız Alman olduğundan ötürü kendi sözleriyle risk almak istemez, alıntılar kullanarak işi garantiye alır. Lizaveta da kabul etsem mi etmesem mi diye cebelleşir, sonunda onu eve davet eder. Hermann psikopata bağladığı için kızın odası yerine Kontes'in odasına dalar ve istediği cevabı alabilmek için boş silahla gözdağı bile verir vermesine de Kontes de kalp krizinden ölüverir. Hermann karakteri için Dostoyevski " Onda bir iblis ruhu ve Napolyon profili var." diyor. İblis çünkü öldürmekten bile çekinmiyor, Napolyon çünkü kahraman olma çabası var. Rüyasında istediği 3 kartın ne olduğunu öğrenen Hermann, hemen denemeye koyulur. İlk iki oyunu kazansa da üçüncüsünü kaybeder, elindeki her şeyi kaybeder. Kendi üç ilkesi olan "tutumluluk, ölçülülük, çalışkanlık" ilkelerine ihanet etmiştir çünkü: Parasını savurganca harcadı, ölçüsüzce ortaya koydu, kolay yoldan para kazanma derdine düştü. -- Kırcali, kitapta yine sevdiğim bir hikaye oldu, ben de aslen Bulgar olduğumdan bir şekilde bağ kurdum Kırcali ile. Olaylar 1820-21 Eflak Rum Ayaklanması ve sonrasında gelişen olayların çerçevesinde Kırcali'nin haydutluğu, Türklerin gözünü parayla boyayıp sonrasında mahkumiyetten kurtuluşu anlatılıyor. Tarihi bir olay olduğundan çok da yoruma açık değil bence. Puşkin tarihi konuları arşivlerde araştırıp önümüze sunmayı seviyor galiba :) -- Mısır Geceleri de yine otobiyografik özellikler taşıyan bir yazın, ama bu sefer Puşkin ile alakalı. Şairliğin düştüğü durumdan ve düşüncelerinin mahiyetinin halka eğlence malzemesi ve okunacak bir iki satırdan ibaret oluşundan yakınıyor. İnsanın olduğu kişiden utandıktan sonra kendini değiştirmeye çabalaması ve olduğu insandan kopamayışını anlatıyor. Sosyetenin kendi fikirleri ve davranışları olmayan, avare, elalem ve övülme kaygısıyla yaşayan bir avuç züppe olduğunu vurguluyor Puşkin; eh, biz de bu tanıma girmiyor muyuz? Çarski ve emprovizatörün ilk sohbetlerindeki şiir konusu (özgürlük ve kısıtlama), Puşkin'in 1830-35 yılları arasında yazdığı şiirlere (Bkz. Seviyordum Sizi) zaten konu olmuştu. Puşkin'in ölümü nedeniyle yarım kalsa da sanki ana fikri çoktan almış gibiydim. Gayet güzel bir yazındı, ama sosyetik ortamları sevmiyorum, okuması zevkli gelmiyor. -- Yüzbaşının Kızı; Puşkin'in başyapıtı, Savaş ve Barış'ın ilham kaynağı, Puşkin'in adını dünya çapında duyuran eser. Eser 1768-74 yılları arasındaki Rus-Osmanlı savaşı esnasında patlak veren Yemelyan Pugaçev İsyanı'nı ve bu isyanın olduğu bölgelerdeki insanların yaşayışını anlatır. Kitap tipik bir ataerkil aile ile başlar. Baba her şeye karar veren yegane otorite, anne duygusal canlı, oğlan da babanın altında kalmış cefakeş çocuktur. İyilik yaptığını zanneden aile, çocuklarının hayatlarının kararışını görmeden kendileriyle övünür. Peter karakteri de çocukluktan beri Petersburg Muhafız Alayı'na katılacağını hayal etmiş, çocukluğunu eğlenerek geçirirken de Petersburg hayalleri kurmuştur. Halbuki babası, "Petersburg'da kızlara yürüyüp ayyaş olacağına Sibirya'ya gitsin adam olsun." diyerek kendi kararını kendi kafasına göre değiştirir, Peter de öylece kalakalır. O ihtişamlı Petersburg nere, köy kadar Orenburg nere? Ama kader tayin edilmiştir, o yola çıkılacaktır. Peter ve uşağı Saveliç önce Simbirsk'e (günümüzde Ulyanovsk) varırlar, alışveriş için dağıldıklarında Peter bir hana girmiş ve soytarı bir askerle tanışmıştır: İvan Zurin. Askerlik geleneği diye diye zil zurna sarhoş olup bilardo oynaya oynaya bizim Peter'i 100 Ruble kerizler. Aslında Rus geleneğini simgeleyen kişi Saveliç'in ta kendisidir: Sadakat, olgunluk ve affedicilik. Zurin ise pisliğin tekidir, "Her gün de Yahudi dövülmez ki!" sözü Antisemitizmi simgeliyor. Dünyada tek Antisemitist halk Almanlardı diyenler yanılıyor, Polonya'nın Parçalanması sonrası Ruslar Yahudilere işkence ediyor, belirli yaşam alanları veriyordu. Bir şekilde Simbirsk davasını kapattıktan sonra yine yola çıkarlar ama tipiye yakalanırlar. Bu Rus romanlarında sürekli bir tipiye yakalanma var, ben bunu ihtiyatsızlık ve aceleciliğin bedeli olarak görüyorum. Puşkin'in "Tipi, Menzil Bekçisi, Dubrovski" gibi eserlerinde de vardı. İkinci hana bir kılavuz eşliğinde varırlar (bu kılavuza sonra daha detaylı değineceğim) ve Peter bu adama bir bardak şarap ısmarlar, gocuğunu hediye eder. Yalnız bu handaki sohbetler çok anlaşılmaz gidiyor, yani alttan alttan bir şeylerin olduğunu seziyoruz. Peter ve Saveliç, Orenburg'a varmak üzere yola çıkar. Şehre vardıklarında Belogorsk Kalesi'ne atandığı haberini alır ve kaleye vardıklarında yüzbaşının karısıyla tanışırlar, kadın onlara kalacakları evi bildirir. Yüzbaşının karısının kocası olmadan kendi kararlarını veriyor oluşu, ailede ataerkilliğin olmadığını gösteriyor. Zaten daha sonrasında yüzbaşı İvan Kuzmiç'in mesleğinden dolayı ailede anaerkil bir görev dağılımı olduğunu göreceğiz. Bu kadında ayrıca savaşın zorluklarına katlanma gücü ve cesareti de var. Kitap ilerledikçe Şvabrin ve Peter'in arası düello yapacak kadar bozuluyor. Bana Yevgeni Onegin'deki düelloyu hatırlattı. Lenski, Olga'yı Yevgeni'nin pis ellerinden korumak için düelloya girmişti; Peter de Marya'yı Şvabrin'in pis sözlerinden korumak için düelloya giriyor. Sonları da aynı, Lenski de Peter de kaybediyor (Gerçi Peter'in kaybetme sebebi uşağının araya girmesi ama sonuca bakarsak böyle.). Peter'in yanında Marya refakat eder ve zaten araları çok iyi olan ikili evlenme kararı alır. Marya'nın ailesi Peter'e karşı soğuk değildir, razı gelmeye yatkındır ama Peter'in babası haberi alınca "Ben sana asker olacaksın dedim, sen evleneceğim diyorsun hadsiz!" diyerek oğlunu Belogorsk'tan tayinini aldırmaya çalışacağını söyler. İzlediğim bir çizgi filmde görevin ne kadar önemli olsa da dostları yüzüstü bırakmamanın daha önemli olduğundan bahsediyordu. Peter'in babasının oğlunun mutluluğu ve dostlukları yerine askerlik diye tutturması da üzücüydü. Belogorsk'tan tayinini almaya çalışacaksa da bu boşa kürek çekmekten başka bir şey olmayacak, zira batıdan gelen büyük bir tehlike olacaktır: Yemelyan Pugaçev. Kendisi Don Nehri civarında yaşayan bir Kazaktır ve Çarlık yönetiminin acımasızlığına başkaldırmaya karar verir. Çarlık sistemini taklit ederek kendine bir hükümet kurarak Güneydoğu Rusya'da Yayık Kazakları gibi kandaşları ve Başkurtlar, Tatarlar, Çuvaşlar gibi Türk milletleriyle birlik olarak bir isyan çıkarmaya başlar. Bu isyan, savaşın ortasına denk geldiğinden kolay kolay bastırılamaz ve tahmin edilenden fazla yayılır. Ulyanovsk'u ele geçiren Pugaçev, Nijneozaretski Kalesi'ni de ele geçirince Belogorsk ve Orenburg'a giden yollar açılır. Belogorsk'un kuşatılmasına karşın hazırlıklara başlanır. İçteki hainlerden kurtulmaya çalışılır, tahkimatlar ve düzenler yapılır, tabii Puşkin burada yine hükümeti eleştirmeden duramaz. O hazırlıklar esnasında belirtilen Başkurt'un çektiği işkenceyi insanlık dışı olarak görür; Çar Nikola'nın, Çariçe Katerina'nın acımasız yönetimlerine bariz karşıdır. Zaten ırkçı olmayan, Rus milliyetçisi bile olsa her millete dost canlısı yaklaşan Puşkin'den bu beklenirdi. Kale kuşatılır ve Pugaçev bir zafer daha kazanır. Yüzbaşı Kuzmiç, İvan İgnatiç ve Yüzbaşının Karısı Vasilisa idam edilir, kale ve köy yağmalanır, vahşet işlenir. Ancak Peter bir şekilde affedilir, affeden adam ise Pugaçev'in kendisidir. Peki neden, Peter çok mu farklıydı? Aslında evet, şarap ve gocuk verdiği adam Pugaçev'den başkası değildi; handaki konuşmalar da isyan çıkarmakla alakalıydı. Aslında Peter istemeden de olsa Pugaçev İsyanı'nın yayılmasına sebep olmuştu. Daha sonrasında da Pugaçev'in ittifak teklifini reddetse de idam edilmemiş, Orenburg'da ona karşı savaşmasına izin verilmişti. Bu olaylar dizini yine romantizmden kopamayışın simgesi. Kitabın geri kalanı aslında yine tahmin edilebilirdi, kahramanımız sevgilisini kurtarır, hapse düşer ama biz çıkacağını tahmin edebiliriz, yine de Puşkin'in adını duyuracak kadar kaliteli bir eser olduğunu düşünüyorum. Sırf bu roman için bile okunur. -- 1829 Seferinde Erzurum'a Yolculuk: Önsözü okuduğumda nutkum tutuldu. Puşkin'in en huzursuz dönemleri olduğundan çok agresif ve laf sokmalı bir önsöz olmuş, zaten yanıt da gelmiyor bunlara. 1. Bölümdeki "Osetinlerin ölü gömme törenleri" ve"Daryal Geçidi" kavramları ve 506. sayfadaki "Çerkeslerin kıyı topraklarını ele geçirip bizle yakınlaşmaya zorlayabiliriz" tarzı konuşması bize Poemalar kitabındaki Tazit şiirini hatırlatacaktır. Puşkin artık eski Puşkin değil. Önceden aşk ve doğa şiirleriyle beraber Çerkeslerin savaşçılığını överdi; Rus milliyetçiliğine rağmen Finlilere, Türklere, Kazaklara samimi yaklaşırdı; şimdi ise Çerkeslere savaş yorgunu olduğunu bildiği halde "Anca küçük müfrezelere saldırırlar, korkaklar" diyor, Kalmukların farklı yaşam tarzına rağmen "Böyle iğrenç bir mutfak yok, kıza bak tam bir büyücü gibi" diyor, Tatarlara "Böyle de yavaş sürülür mü" diyor, diyor da diyor. Puşkin artık ne toplumcu bir yazar, ne de samimi bir adam. Şiirlerine ve hikayelerine malzeme olmuş Kafkasya'yı ayaklar altına alarak kendine de ihanet etmiş oluyor. Eser hakkında ise diyebilirim ki böyle bir betimleme yok, Erzurum'a gitmemiş insanları gitmiş kadar yapacak güzellikte yazılmış. Ancak yine de yurt dışı sayılmaz; zira Ruslar 1828-29 savaşı esnasında Kars'ı ele geçirmiş, Erzurum'a dayanmışlardır ve böylece Puşkin yine bir Rus toprağına girmiştir. Puşkin ömrü boyunca Rusya'dan çıkamamıştır. Puşkin geri döndüğünde ise halk "Biz savaş destanı bekliyorduk, adam gezi yazısı yazmış!" şeklinde onu eleştirir. Bu eleştirilerin cevabını da Mısır Geceleri'nde şairin düştüğü hali yazarken kendisi verecektir. -- Okuyanlara sonsuz teşekkürler, kendi küçük kitleme bir şeyler sunmak çok güzel! ... ceren güneş Cemre Ceylin Semanurela Hilal Bayar
Yüzbaşının Kızı
Okuyacaklarıma Ekle
13
Yasemin
Şıpsevdi'yi inceledi.
464 syf.
Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Karanlık Felsefesi
Hüseyin Rahmi Gürpınar, seksen yılı bulan ömründe çeşitli türlerde çok sayıda esere imza atmış; az sayıda olmakla beraber tercümeler de yapmış bir yazarımızdır. Yazdığı döneme denk gelen edebiyat akımlarına yakınlık duymaz, toplum için sanat anlayışıyla kendine has üslubunu sürdürür. Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre Hüseyin Rahmi’nin Türk edebiyatındaki önemi Türk romanına sokağın, gündelik konuşmanın onunla girmesidir. Berna Moran ise onun en güçlü yanının ve romancı olarak ününü sağlayan şeyin mizahı olduğunu söyler. Toplumun belli bir tabakasına değil, geniş halk kitlelerine hitap eder. Şahısları kendi dil ve şiveleri, gelenek-görenekleri ve kültürleriyle yansıtmada, tipleri karikatürize etmede oldukça başarılıdır. Gürpınar’ın, Şık isimli romanıyla yazın dünyasına girmesine vesile olan Ahmet Mithat’ın “popüler roman” anlayışını devam ettirdiği söylenir. Çok sayıda kitap yazması, eğlenceli bir üslup benimsemesi, meddah geleneğinden yararlanması, öğretici bir hava takınması açısından Ahmet Mithat’a benzediği doğrudur. Ayrıca, onun gibi Gürpınar da kitaplarını düşüncelerini yaymak için bir zemin olarak gördüğünden roman tekniğine uygun olmayan, üslup ve estetiği hiçe sayan müdahalelerde bulunur. Bu nedenle Tıpkı Ahmet Mithat’ta olduğu gibi Gürpınar da dönemindeki bazı eleştirmenler ve edebiyatçılar tarafından basitlikle itham edilmiştir. Benzerliklerine karşılık bence yazarın Ahmet Mithat’tan ayrılan yönleri çok daha çarpıcı. Örneğin, Ahmet Mithat’ın Felatun Bey ve Rakım Efendi romanıyla Gürpınar’ın Şıpsevdi romanlarını ele alalım. İkisi de Batılılaşmayı yanlış anlayarak özünden kopmuş züppe kişileri hicveder. Ancak Ahmet Mithat’ın Felatun Bey’i bu özelliğiyle yalnızca kendine zarar verir. Kendi kendini gülünç durumlara sokar, kendi parasını yer bitirir. Ancak Gürpınar’ın Meftun Bey’i alafranga hayatını devam ettirebilmek için her türlü ahlaksızlığı yapar ve çevresindeki herkesi yoldan çıkarır. Felatun Bey’in karşısına konan Rakım Efendi Batılılaşmayı öz değerleriyle harmanlamayı başarmış ideal tiptir. Ancak Meftun Bey’in zıddını temsil eden Kasım Efendi Batı’dan bihaber, varyemez, yobaz ve cahil bir tiptir. Hüseyin Rahmi’de birbirinin karşısına konan iki tip de aynı derecede ve kendi kulvarında ahlaksızdır. Ahmet Mithat toplumun yalnızca ahlaksız ve çirkin yönlerinin gösterilmesine kızar. Ona göre toplum ancak iyi ve ideal olanın ona gösterilmesiyle eğitilebilir. Gürpınar ise tam tersi yönden giderek yanlış olanın gülünçlüğünü gösterir. Şüphesiz bunda Ahmet Mithat’ın romantizm, Hüseyin Rahmi’nin ise realizm ve natüralizm akımlarının etkisinde kalmasının payı var kuşkusuz. Yine yukarıdaki roman örneklerinden gidecek olursak, Ahmet Mithat romanında ağırlıkla ideal tip olan Rakım Efendi’yi anlatırken Gürpınar’ın romanında neredeyse baştan sona Meftun Bey’in ahlaksızlıklarını okuruz. Felatun Bey romanın sonunda babadan kalma servetini yiyip bitirirken Meftun Bey kayınpederini dolandırarak yurtdışına kaçar. Zincirleme zinalar ve çocuk düşürmelerle birleşince ilk çıktığı dönemde bu kitabın neden yasaklandığını anlamak güç değil. Felsefeden hiç hazzetmeyen, toplumsal sorunlara yüzeysel çözümler öneren Ahmet Mithat’a karşılık Hüseyin Rahmi felsefenin dibine vurur, toplumu kökten değiştirmeye çalışır. Sosyal adalet, kadın-erkek ilişkileri ve din konusunda dönemini hatta bugünün Türkiye’sini bile aşan düşünceleri vardır. Birincisi, zenginliğin yasaların koruması altında yapılan hırsızlık olduğunu, bu nedenle zenginlerden çalmanın yanlış olmadığını savunur. Bir yandan güçlünün zayıfı ezdiği bu düzene karşı halkı bilinçlendirmeye çalışırken bir yandan da insanın bencil doğası gereği bu düzenin hiçbir zaman değişmeyeceğini düşünür. İkincisi, aşk denilen şeyin yalnızca şehvetten ibaret olduğunu, toplum kurallarının insan doğasını baskılayarak onu mutsuz ettiğini düşünerek serbest ilişkiyi savunur. Üçüncüsü, hurafeler, batıl inançlar ve hatta Cumhuriyetin ilanından sonraki anlatılarında bizzat dinin kendisinin halkın geri kalmasına neden olduğunu ileri sürer. Ancak hurafeler dışındaki konulara ilişkin düşüncelerini eserlerinde tutarlı bir şekilde yansıtmaz ve (kendini kanundan ve halkın tepkisinden koruma güdüsüyle) bunları halka yabancı, düzenbaz, deli karakterlerin ağzından aktarır. Bu durum, yazarın roman tekniğini zedelerken okurun yazarı anlamasını da güçleştirir. Bu noktada Berna Moran’ı övgüyle anmak istiyorum. Hüseyin Rahmi ve eserlerine ilişkin birçok şey okudum ama beni en çok aydınlatan onun incelemesi oldu. Bir yazarın eserlerini anlamada onu tanımak, onun iç dünyasını anlamak çok önemli. Örneğin, birçok yerde Mürebbiye romanında yazarın Batı etkisinin aile üzerindeki olumsuz etkilerini göstermeyi amaçladığı söyleniyor. Oysaki Hüseyin Rahmi’yi çok iyi çözümlemiş olan Moran, bu romanın yukarıda da bahsettiğim yazarın insan doğasına ilişkin düşüncelerini yansıttığını belirtiyor. Yine Şıpsevdi romanı birçok yerde yalnızca yanlış Batılılaşmanın eleştirisi olarak algılanmış. Oysa yazar, yukarıda değindiğim birçok düşüncesini Meftun Bey’in ağzından bize aktarmış. Tanzimat döneminden başlayarak birçok farklı yazar ve eserini okudum. Hüseyin Rahmi Gürpınar, üslup açısından olmasa da düşünce dünyası açısından şimdiye dek okuduğum en ilginç yazardı diyebilirim. Özellikle Şıpsevdi romanı, gereksiz uzun tasvirlerine ve karmakarışık felsefesine karşılık Hüseyin Rahmi’nin fikir dünyasına en iyi ışık tutan eserlerinden biri diye düşünüyorum (Sırf Zarafet Kalfa karakteri için bile okunabilir:d) Alternatif olarak yazarın sosyal adalet konusundaki düşüncelerini anlamak için Hakka Sığındık, kadın-erkek ilişkileri konusundaki bakış açısını görmek için Mürebbiye, hurafe ve batıl inançlara yaklaşımını görmek için Gulyabani’yi tavsiye edebilirim. Gulyabani aynı zamanda okuması çok keyifli bir kitaptı. İyi okumalar. Kaynaklar: * Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları * Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman (1859-1959), Bilgi Yayınevi * Nüket Esen, Ahmet Mithat: Hikâye Anlatan Adam, İletişim Yayınları
Şıpsevdi
Okuyacaklarıma Ekle
11
168 syf.
·
4 günde
·
Puan vermedi
Bir ''Toprak Ana'' değildi belki ama Cengiz Aytmatov, bu kitabıyla da destansı bir roman sunuyor okurun karşısına. Roman kısmen bir çocuğun bakış açısından anlatıldığı için, doğal olarak kitabın genelinde çocuksu düşüncelere hakim bir hava var. Bu durum kitabı okurken beni hiç sıkmasa da kitap genel olarak gereğinden uzun bir anlatıma sahipti. Tabii bu benim eleştirim, yazarın ise kendi tercihi. Bu arada Cengiz Aytmatov'un kitabın sonunda bu romana yapılan eleştirilerle birlikte kendi romanını eleştirdiği bir bölüm göreceksiniz es geçmeyin. Cengiz Aytmatov yapılan eleştirilere karşı romanını hakkıyla savunmuş. Eleştirileri kafanızda romanla birleştirince tablonun son halini daha iyi görüyorsunuz. Ben de eleştiri yazısını okumadan önce beklentimin altında kalan taraflar olduğunu düşünsem de yazarın eleştirisini okuyunca emeğine hak verdim.
Beyaz Gemi
8.5/10
· 43,7bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
13