Aşk sevdiklerimizin yüzüne tuttuğumuz bir ayna olabilir; ama "romantik" aşkta aynayı sıklıkla sevdiğimizin yüzüne değil, kendi yüzümüze tutarız. Muhatabımızla karşılıklı olarak birbirimizi geliştirdiğimiz bir ilişki değil de, karşıtı olarak narsizizmalarımızı pekiştirdiğimiz, gönül okşayıcı bir ilişki kurarız. Ebediyet arzusu ile kıvranırız: Keşke sevdiğimin gözündeki yüceltilmiş imgemi sonsuza dek saklayabilsem, keşke zaman dursa da sonsuza dek bu saadet çeşmesinden su içsem! Kendi kalbimle severim onu; belki de derdim sevmek değil, sevilmektir. Ayrılık saati gelip çattığında, "Benden ne istediğini, beni nerelere koyduğunu hiç anlayamadım," deyişim belki de bundandır. Sevilme arzusu bir türlü kanmak bilmez.
Aşk bu yönüyle bir infilak halidir: Beni seviyorsan benim bir parçamsın, sana duyduğum aşkla yüceliyorum. Beni sevmiyorsan, benim sevdiğim kim? Aşkının bana verdiği acıyla yüceliyorum. Bu acıyı bu dünyada yalnız ben çekebilirim. O halde ben seni sevmesem de ben beni seviyorum. Goethe' nin deyişiyle: "Seni seviyorsam sana ne bundan? "