“Sen hiçbir şey olmak istemiyor musun peki? Mimar örneğin ya da bahçıvan, belki bir ressam?”
“İstemiyorum. Bir bahçıvanımız var bizim, evimiz de var. Ben bambaşka şeyler yapabilmek istiyorum. Narbülbüllerinin birbirlerine söylediklerini anlamak istiyorum. Sonra, ağaçların kökleriyle nasıl su içebiliyor, nasıl öyle büyüyebiliyorlar, görmek istiyorum. Sanırım bunu doğru dürüst bilen yok hiç. Öğretmenim bir sürü şey biliyor, ama hepsi sıkıcı şeyler.”
Pierre, Bay Burkhardt’ın dizlerine oturmuş, onun kemerinin tokasıyla oynuyordu.
“Her şey bilinemez ki,” dedi Bay Burkhardt güler yüzle. “Pek çok şey görülebilir yalnız ve güzel oldukları için de sevinmek gerekir, o kadar. İleride bir gün Hindistan’a gelip beni ziyaret edersen, günlerce kocaman bir gemide dolaşıp durursun, geminin önünde de küçük küçük balıklar ikide bir sudan başlarını çıkarırlar, cam gibi küçük kanatları vardır hepsinin, hepsi de uçabilir. Sonra, bazen de kuşlar gelir çok çok uzaklardan, yabancı adalardan uça uça gelirler, yolda yoruldukları için gemiye konarlar, böyle pek fazla insanın denizde dolaşmasına şaşıp kalırlar. Onlar da bizim için, ah şunları bir anlayabilsek, diye geçirirler içlerinden, nereden geldiğimizi, isimlerimizin ne olduğunu bize sormak isterler. Ama soramazlar tabii, birbirimizin gözlerine bakar, başlarımızı sallarız, o kadar. Kuşlar dinlenecekleri kadar dinlendikten sonra şöyle bir silkiniir, denizin üzerinde yeniden uçup giderler.”
“Peki, bu kuşların isimleri ne, hiç bilen yok mu?”
“Olmaz olur mu, isimleri biliniyor kuşkusuz. Ama öyle isimler ki, hepsini insanlar vermiş kuşlara; birbirlerini çağırırken kendileri ne diyor, onu bilen yok işte.”