"Kayıtlara geçmesi için lütfen bana seni seçen ejderhanın adını söyle."
Çenemi kaldırdım. "Tairneanach."
Kadına dönüp boğazımı temizledim. "Ve Andarnaurram" diye fısıldadım.
Gözleri fal taşı gibi açıldı. "İki ejderha da mı?" diye sordu tiz bir sesle.
Başımla onayladım.
"Şehitler ölmez diye bağırıp durmuşlardı cenaze boyunca. Şehitler ölmüyorsa benim babam neredeydi?"
Az önce pınar başından bulanır çaldı bir sosyal medya gönderisinde ve dedim benim kitaba yorum yazıp içimi dökmem lazım. Bu türkünün kitapta anlamı çok büyük. İnceleme yazmaya başladığımdan beri hepsini kitap biter bitmez yapıyorum ki fikirlerim o anda taze taze olsun, eksik hiçbir şey olmasın. Ama bu kitap için bir farklılık yapıp yorumu şimdi yapacağım. Çünkü inceleme yazmaya başladığım zamandan önce okudum bu kitabı. Ama her şey o kadar taze ki zihnimde. Duygularımı dökmem lazım, içimi yer yoksa.
Konumuz:
Gökçen ve Murathan çocukluk arkadaşıdır. İkisinin de babası asker ve lojmanda kalıyorlardır. Murathan babası gibi asker, Gökçen de doktor olmak istiyordur. Fakat babaları aynı anda, aynı yerde şehit olur ve herkes memleketine döner. Yıllar sonra Gökçen murathanın görev yaptığı yere atanır. Artık biri doktor, biri askerdir.
Kitabı uçakta okumaya başlamıştım ve ikisinin babasının şehit olduğu sahneleri daha kitabın başında okumak psikolojime iyi gelmemişti. Ağlamıştım, yanımdakilere belli etmemek için sessiz sessiz ağlamıştım. "Uzman Çavuş Yusuf Karakurt şehit oldu. Uzman Çavuş Ali Alptekin şehit oldu. Daha nice asker şehit düştü. Ertesi gün manşetlerde tek bir haber vardı: Hakkâri'de karakola hain saldırı: 10 şehit. İsimleri bile yazılmadı. Hep haberlerdeki 10 şehit olarak kaldılar." Bu alıntı beni mahvetti özellikle.
Kitabın her bölümünde Gökçen ve Murathan' ın küçüklüğünden anılar okumak çok güzeldi. Kitap başta beni ne kadar ağlatsa da sonrasında bütün karakterler o kadar güzeldi ki kalbimi bıraktım hepsine. Sık sık da güldük. Bir tane mi kötü kalpli insan olmaz?
Yaşadıkları şeyler yüzünden travmaları kalması. Gökçen görevlendirmeye giderken annesi ayrı, gitme
"Zavallı küçük Nazlı, zengin ailesi için ölen kardeşinin yasında yaşamaya çalışıyor. Bu, çok acımasızca. Onlar iki kardeşti ama ailesi ikisi de ölmüş gibi davranıyor. Belki de ikisinin de ölmüş olmasını diliyorlar."
Evet kitaptan alıntı yaparak konusunu az çok açıkladığımı düşünüyorum. Çünkü konusunu anlatmak istesem büyük spoilerler veririm. Onu aşağılara saklıyorum. Kitabın konusu tam yok çünkü her şey adım adım oluşuyor.
Herkese soğuk, zengin kızımız hocasının verdiği ödev için bir çocukla işbirliği yapmak zorunda. Başlangıç klişe gibi görünse de sonrasında her şey oturuyor, olaylar planlar. Ve kitabın bu ikisinin klişeden uzak aşkından çok Nazlı'nın kendini bulma, kendinin bile bilmediği şeyleri kendinde arama hikayesini okuyoruz. Bizim gördüğümüzün arkası olduğunu biliyoruz.
Kızımız hayatının bir bölümünü hatırlamıyor ve hatırlamak da istemiyor çünkü oradan çıkacak olanlar korkutuyor onu. Ablasının onun yüzünden öldüğünü biliyor ama nasıl olduğunu bilmiyor, bu yüzden de bilmek istemiyor. Hep kendini suçlayarak onun yaşayamadığı hayatı onun yerine yaşıyor.
Biz hep kadın karakter bakış açısı ile baktığımız için de hep bilinmeyenler içinde kaldık kitabın sonlarına kadar. Çünkü karakter kendini bize hiç açmadı, kendine bile açmadı. Tamamen ablasının olması gerektiği kişi oldu ve biz ona dair her şeyi adım adım ögrenebildik. Yazarın saklambaç kitabında da biraz böyleydi. Karakter hep bizden bir şeyler saklıyordu. Bunda hem saklıyor hem de kalanları hatırlamıyordu.
Yani aslında biz Nazlı'nın içini görmedik, biz onu herkes gibi dışarıdan izledik. Nazlı bazı noktalarda insanları kendinden uzaklaştırmak için insanlara kötü davrandı ve buralarda açıkçası kendisine sinirlendim. Ama sonra her şey ortaya çıkınca, ablası Nazlı bunu yaparmış dedim.
Spoilerli