Bir sabah gözlerini açarsın ve etrafına bakarsın. Hiçbir zincir yok bileğinde. Parmaklıklar yok. Gardiyanlar yok. Ama yine de çıkamazsın. Çünkü seni gözeten gözler gözle görünmez; ve sen, çoktan onlara göre yaşamayı öğrenmişsindir. Yüzüne her gün bir “normal” maskesi geçirilir; çok konuşma, çok gülme, çok susma, çok sorgulama… Türkiye’de yaşam, duvarı olmayan bir hücrenin içinde süre giden terbiye edilmiş bir hayattır.
Burada otorite kalın duvarların arkasında değil, apartman toplantılarında, okul müfredatında, Twitter’da RT edilen linçlerde, toplu taşıma anonslarında, mahalle bakkalında, hatta annenin bakışlarında bile vardır. Disiplin toplumu sadece kurumlarda değil, kültürün içinde nefes alır. Devlet sadece Ankara’da değildir; artık mutfağında da oturur, yatağının ucunda da bekler.
Sınıf sıralarında başlayan hizaya sokulma pratiği, Türkiye’de ilk tokadı öğretmenden yemekle başlar. “Adam ol!” diye haykıran eğitim sistemi, adam olmanın ne olduğunu hiçbir zaman açıklamaz. Ama öğretir. Bedene, sese, bakışa, ete, eteğe karışarak öğretir. Birey yetiştirmez, biat eder “vatandaş” üretir. Eleştiren değil, ezberleyen. Görünen değil, saklanan. Var olan değil, razı olan.
Hastane koridorlarında yıllarca bekletilmek “şükür” ile ödüllendirilir. Sıra sana gelince değil, razı oldukça iyileşmen beklenir. “Devletin elinden gelen bu” cümlesi, iktidarın en büyük mazereti değil, topluma öğretilmiş en derin boyun eğiştir. Çünkü burada ceza artık kırbaçla değil, ihmalle verilir. Gözünün önünde adaletsizlik olur ama “sessiz kalırsan başına bir şey gelmez” denilir.
Bu ülke, görünmez bir hapishanenin prototipidir. Mahalle baskısı burada bir deyim değil, bir güvenlik politikasıdır. Televizyon ekranlarında bitmeyen sabır telkinleri, dış güçler anlatıları, hedef gösterilen