Her vaktin kendine has bir hâli var. Sabah vaktinin tazeliği, ikindinin yumuşak ışığından farklıdır. Öğlenin dik ışığı, gurup vaktinin yumuşak ve sükûnet verici hâlinden farklıdır. İnsan her vaktin farklı hâllerini bilmeli ki vaktin bereketini yaşayabilsin. Monoton ve tek tip hâle gelen her şey dokusunu, detayını, tınısını, rengini kaybediyor.
An, vakit, zaman, gün, gece, gündüz, dehr, sermed, ebediyet kavramları üzerinde düşünüyorum."Zaman, sonsuzluktan dünyamıza bırakılmış bir katre. Vaktini boşa harcayanlar sonsuzluğu incitirler..." diye mırıldanıyorum kendi kendime.
Benim hiçbir zaman, hiçbir şeyi seçmedigimi, her seyin öylece başıma geldigini, hiçbir şeye gerçekten, "Evet" demediğimi, sadece "Hayır" dememiş olmak için bu cevabı verdigimi düşündüm.
Yavaşlığı. Hiçbir şeyin olmadığı zamanları. Göğün maviliğini. Temiz havayı içime çekmeyi. Trafik gürültüsünün içindeki kuş şakımalarını. Yalnız ayak seslerini. İlkbaharda bir isyanla patlayan çiçekleri. Sessiz geçen zamanların ölü zamanlar olduğunu düşünürdüm. Şimdi capcanlı geliyorlar. Yere uzanıp dünyanın kalp atışlarını dinlemek gibi.
Her hayat birden çok iplikle dokunurken ve ne doğum dediğimiz şey yegâne başlangıç ne de ölüm tam olarak bir sonken, nereden başlatılır ki bir insanın hayat hikâyesi?