hangi yıldızdır bilmem, gözlerin
kayar da üzerime rüveyda
önce tuhaf bir deprem yayılır bedenime
sonra açılır önümde ıstırab vadileri
silik renkleriyle adımlarıma
çözülmeye yüz tutan bir mazi mühürlenir
hayalin bittiği menfeze doğru
alaca bir at koşar içimde
zamansız, mekansız nefese doğru
uslanmaz bir yürek taşıdığıma dair
yaygın bir kanaat dolaşır aynalarda
oysa rüveyda
baştanbaşa ben
kevser akan, gül kokan bir kalbin filiziyim..
Nurullah Genç
İnsan bazen çağın gürültüsü içinde düşünmeyi değil, sadece yetişmeyi öğreniyor. Eşyaya bakıyor ama mânâyı göremiyor; biliyor ama idrak edemiyor. Perde ve Mânâ tam da bu noktada insanı kendi içine döndüren, zihni kadar kalbi de yormayı göze alan bir eser olmuş.
İbrahim Kalın, aklı yalnızca hesap yapan bir mekanizma olarak değil; hakikati arayan, vicdanla yoğrulması gereken bir emanet olarak ele alıyor. Kitap boyunca “perde” kavramı modern insanın hakikate çektiği örtüleri temsil ederken, “mânâ” o örtülerin ardındaki derinliği işaret ediyor. Ve insan şunu fark ediyor: Hakikate ulaşmak bazen perdeleri kaldırmakta değil, o perdelerin neden var olduğunu anlayabilmekte gizli.
En çok da “aklın amel defteri” tabiri zihnimde yankılandı. Çünkü aynı akıl bir medeniyet inşa edip Alhambra gibi bir zarafeti ortaya çıkarabiliyor; aynı akıl zulmü meşrulaştırabiliyor, aynı akıl sessiz kalabiliyor. Demek ki mesele sadece akletmek değil; aklı hangi kalbin taşıdığı…
Yer yer ağırlaşan ama sonunda insanı yeniden Kur’an’ın hakikatine götüren bir yolculuktu bu. Modern dünyanın hızına karşı duran, insana yavaşlamayı, düşünmeyi ve derinleşmeyi hatırlatan bir eser. Sadece okunacak değil, üzerinde uzun uzun tefekkür edilecek bir kitap olmuş.