-Anne, müsaade eder misin? Senin dizine yatayım... ya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? İşte yine öyle yatayım, beni yine öyle, güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa... Ah! Bilsen, anneciğim, bugün okşanmak, sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Özellikle çocuk olmak, o mesut zamana biraz geri dönmeye nasıl muhtacım! Bugün dizinin, senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın, bilsen, o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış, parçalanmış bir hayat duruyor. Ah! Ben hayatın, o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! İşte bugün sana
hasta, yaralı, tedaviye muhtaç olarak dönüyorum... Ağlıyor
musun, anne? Oh! Ağla, ağla, biraz o yaşlar yüzüme, saçla1 dökülsün, onların pak ve kutsal damlaları altında şifa bulma isterim, yalnız bugün değil, daima, ölünceye kadar... Değil n, anneciğim, sen beni bunlarla iyi edeceksin, bunlarla bana kuvvet vereceksin, değil mi? Fakat burada değil, burada matemlerimiz var, babam var, kardeşim var, ondan sonra benim kendi ruhsuz cesedim var, üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. Seninle uzaklara gidelim, o kadar uzaklara ki kendimizi orada tanıyamayalım, kendimize başka bir dünyada, başka bir hayatta başka mahluklar gözüyle bakabilelim... Değil mi anneciğim, benimle beraber oraya kadar geleceksin, beni şu kutsal, şu muhterem gözyaşlarınla iyi edeceksin değil mi?