... yaşam hiçbir şey vermiyor, yalnızca zamandan çalıyordu. Bizi etkileyen, olaylar zincirini başlatan bir film izlemişsek durum şuydu: Dünya hep aynı kalıyor, bizim ona bakış açımız değişiyordu. Bir kafayı ezen ayak gibi üzerimize binebilen günlük yaşam, bize zevk de verebilirdi. Her şey bakan göze bağlıydı. Göz, örneğin Tarkovski' nin filmlerinde dünyayı her şeyin sızıp aktığı, taşıp döküldüğü, tüm karakterlerin ekrandan eriyip gidebildiği, geriye yalnızca sehpadaki fincanların kaldığı, aşırı yoğun, neredeyse gözdağı veren bir yeşillikte bitkilerin kapladığı arka plana karşı yağan yağmurla usulca dolan bir teraryuma çeviren suyu görüyorsa, pekala aynı varoluşsal derinliklerin günlük yaşamda da ortaya çıktığını görürdü. Çünkü biz etle kandan, tendonla kemikten oluşuyorduk; çevremizde otlarla ağaçlar büyüyor, böcekler vızıldıyor, kuşlar ötüyor, bulutlar süzülüyor, yağmur yağıyordu. Dünyaya anlam veren göz sürekli bir olasılıktı; ama neredeyse her zaman ona ters düşüyorduk...
Güçlü bir uyuma arzusuna kapıldım, boş bir odada ışığı söndürüp uzanmak ve dünyadan yok olmak istiyordum. Beni bekleyen saatlerce sürecek toplumsal zorunluluklar ve havadan sudan konuşma dayanılmaz göründüğü için istiyordum bunu.