Aklı, vicdan ve duygudan arındırılmış bir hesap makinesine indirgemek ne kadar büyük bir hataysa, kalbi, aklî muhtevadan ve fikirden yoksun duygusal bir organa indirgemek de o kadar yanlıştır.
Bir şey üzerinde düşünmek, bizim dışımızdaki varlıkların gerçek olduğu ön kabulüne dayanır. Her düşünce eylemi, bizi bir şeye, nesneye, olaya, sürece bağlar. Bu mânâda tefekkür etmek, aynı zamanda ilişki kurmaktır: Kelimeler ile mânâlar arasında, kavramlar ile nesneler arasında, kavramlar ile kavramlar arasında, akıl ile duygular arasında, zaman ile mekân arasında. Tefekkür bu yönüyle bireyin zihninde başlar ve birey ötesi dünyaya doğru uzanır.
İnsan, eğer kesrete dalıp kâinat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa elbette nihayetsiz bir hasarete düşer. Hem fena hem fâni hem ademe düşer. Hem manen kendini idam eder. Eğer lisan-ı Kur'an'dan kalp kulağıyla iman derslerini de işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa ubudiyetin mi'racıyla arş-ı kemalâta çıkabilir. Bâki bir insan olur.
"Kalbiniz Kur'an üzerinde ülfet ettikçe ve derileriniz onun için yumuşadıkça (yani içinizden ve dışınızdan! Kur'an'a intibak ettikçe) Kur'an okumuş sayılırsınız. Ne zaman ki Kur'anla (içiniz veya dışınız arasında) çekişme ve çelişmeler olur, o zaman siz Kur'an'ı okumuyorsunuz demektir.