• Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler.

    Gençtiler, çok genç…

    Birbirleriyle konuşacak Cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında.

    Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında…. Sırf birbirlerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra…

    Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu… Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar.

    Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki…

    Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü… Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca,

    – “bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler…

    – “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam

    – “hayır, ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep…

    Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın,

    – “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak…” Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu,

    – “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma” mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı…

    Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten… Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler.

    Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.

    Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir Gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde “satılık” levhası asılı olan.

    – “Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama.Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı…”

    – “Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?” diye yanıt verdi adam.“Amerika’da ki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı… Kaç para olursa olsun! burası bizimdir artık…”

    Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında.

    Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı. Ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı:

    – “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut…”

    Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir.Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama.

    – “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere…

    Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği…

    Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken,

    – “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı.

    – “O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya…”

    – “Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı…

    Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı…

    Kocasının eskiden aynı Hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın…

    Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi.

    İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden.

    Kapıdan çıkarken,

    – “Son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın,

    – “Defol!” dedi nefretle…

    İlk celsede boşandılar… Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı.

    Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

    Aradan bir yıl geçti… Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı.Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü.

    – “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.

    -“Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın.

    Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

    – “Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir gün önce öldü.

    Geçen yıl Amerika’da ki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını.Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi.

    Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı.

    Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi…Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta,

    “Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem”diyordu…Sırayla okudu;

    – “Seni çok sevdim”,– “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim”,– “Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.”– “Fakat benim için ölmeni istemedim”– “Şimdi bana söz vermeni istiyorum.”– “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?”

    Son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın… Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

    – “Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım…”
  • Sabaha karşı bitti.
    Ve son sözcükle gözlerim doldu. Kendimi bırakıverdim. Orhan Pamuk okumaya "Kırmızı Saçlı Kadın" ile başlamıştım.
    Tam manasıyla bir okuma olmamıştı.
    Sonrasında tekrar okuyacağım deyip pazartesi günü "Sessiz Ev" ile "Kafamda bir Tuhaflık" kitaplarını aldım.
    Kafamda bir tuhaflık.
    İstanbul' da 40 küsür seneyi adım adım izledim.
    Yoğurtçuluk, pilavcılık,boza ve daha bir sürü şey..
    Binalar gözümün önünde yükseldi,gecekondular yıkıldı gözümün önünde.
    Kimileri öldü, kimileri kaldı.
    Zaman geçti.
    Mevlüt boza satmaya devam etti, hiç vazgeçmedi bozasından.
    Bozaa Bozaa
    Bu bir klişe olmamalı, kulaklarımda bu sesleri duyuyorum.
    Ve Mevlüt sen ne güzel biriydin.
    Ve Rayiha.
    Aşk bir süreç mi?
    Bir yaşanmışlık? Bir birikim?
    Her köşesi ayrı güzeldi.
    Harikasın Orhan Pamuk.
    Daha yazacak çok şey var sabah vakti anca bu kadar, eklemeler gelecektir.
  • gecenin bu 4 kere kara olduğu vakitte kafamı onun " kafamda bir tuhaflık" kitabından kaldırdım. etrafa baktım, sahiden hava fena kararmış oysaki ben sabah uyandığımda elime almıştım kitabı. kitabı okurken " bi sayfayı 1 dakikada okuyan biriyim " hesabı yaparak elime almıştım, ilk tanıştığımda.

    sonra arkadaşımın uyarısıyla kafamı sayfadan kaldırdım. meğer aynı sayfada dalıp gitmişim. sahiden de sayfa 274'te takılıp kalmışım ki zaten sabah başladığımda da 274'teydim. "ne yapıyorum ben okurken?" dedim kendi kendime.

    şunu anladım: ben gerçekten dalıyorum. kitapta o karaktere dalıyorum. kafamda bir tuhaflık kitabını okurken şunu söylenip durdum. " mevlut, bozacılığı bırakmak istediğini söylediğinde rayiha neden hiç bunu sorgulamadı da 'zaten az kazanıyordun' diye geçiştirip hiç ona yakışmayan, sevgisine yakışmayan sıradan bir zorunlu evli çift, bunalmış kadın sözü etti?"
    evet bunu düşündüm, çok düşündüm. cevabını bulamadım. rayiha'ya kızdım. mevlut'u kıskandım. çünkü onun gibi gönlü güzel, yalansız birini hayatımda göremedim.

    mevlut, tamamen safiyane biri de değil, gençlik ateşiyle yaptıkları da var ama sahiden bu çağın karşılaşacağı en güzel baba, en ateşli yiğididir bana kalırsa.

    orhan pamuk'u bundan evvel sessiz ev'le tanıdım ama "kafamda bir tuhaflık" kitabıyla sevdim. bu kitap için ne desem... yani ne desem sahiden eksik kalıcak.

    orhan pamuk bu kitabında, modernizmi, 1960lı yıllardan başlayarak günümüze doğru birleştirerek anlatıyor. geçmişte sahip olduklarımızı bize hatırlatıyor "booooozaaaa" diyerek. " tatlısı da ekşisi de makbuldür" diye ekleyerek.


    orhan pamuk, benim aradığım eş profiline sahip. evet, böyle ilkelce bir şeyi de düşündüm. hayran oldum, biliyorum bu aşk değil ama eş profilim tam olarak bu. kültürel birikimi çocukluğuna dayanan, bunun farkında olan sahici biri. kızan, gülen, eğlenen, düşünen, farkında olan, gözlemleyen, bunu güzel ifade eden, hayal kuran, buna tutkulu bir bağla yakın olan ve sevdiği tutkulu olduğu hayal kurmayı bir iş olarak bize sunmayı başaran biri.

    orhan pamuk'u sessiz ev ile tanıdığım zaman nobel ödülünden elbette haberdardım. sonra birileri bana " ermeni soykırımını desteklediği için" aldığını söyledi ve okumadan, hiç orhan pamuk'u bilmeden "avrupa'nın bizi kıskanmasına" yordum. evet, sahiden buna inandım çünkü cahildim, saftım.

    orhan pamuk, sana hiç okumayacağın bu yazımda bir özür borçlu olduğumu derinden hissediyorum. çünkü bizde iftiranın günahı büyüktür. özümle bunun için kendime kızıyorum. "ya barış ya milliyetçilik" fikrinin aslında milleti sevmek eş değer tutmadığına eminim, bunun faşizan bir tutumdan uzaklaşmak anlamında söylediğine de inanıyorum.

    adeta bir sosyolog titizliğiyle son yüzyılda meydana gelen değişiklikleri insanlığı istanbul'da anlatır. "ben insanlıkla istanbul'da tanıştım" der.

    orhan pamuk için söylenecek çok şey var edebi kişiliği entelektüel yapısıyla hayranlık duyabileceğim biri evet ama bir de 40 yaşında haliyle dahi 25 yaşında gösteren bedeniyle dahi kendisine büyük bi beğeni besledim. galiba bunun en büyük sebebi fikirlerini sunuş biçimi.

    evet, ünlü 301. maddeyle yargı yolu açılmıştı ama bunun için söylediği cümle yine beni etkilemişti " fikirleri için öldürülen biri var."

    orhan pamuk'un tek bilmediği şey, espri yapmak bence. eserlerinde bunun eksikliğini hissediyorum.
  • Kanaviçe sanatı ve romancılık

    Bir kadın gelinlik çağına girecek kızına kanaviçe ile işlenmiş bir masa örtüsü yapmaya karar verir. Önce ipliğini alır Örenbayan’ dan. Rengi ben diyeyim et rengi, sen de pastel. DMC veya Milward bu markalar çok önemli paslanmaz, kumaşta ve parmaklarda leke yapmaz, kırılmaz. Sonra iki çeşit iğne biri kalın biri ince. Kalın olan o kadar kalınmış ki, kumaşın gözeneklerinden zor geçiyormuş. İğne uçlarının yuvarlak olmasına da özen göstermiş.
    Başlamış ilk ilmiği atmaya derken, kendi hikâyesi gelmiş aklına ilmik ilmik; ilk görmesi oğlanı, istenmesi kalp çarpıntıları içinde, parasızlığı babasının, kiraladıkları gelinliği ilmik ilmik… Düğün günü döneceklermiş nerdeyse görümcenin en ufak bir kusuru görmemezlikten gelmemesi yüzünden.
    İlmik ilmik aklına gelmiş hamileliği,
    İlmik ilmik işlenen, kızının çeyizi için masa örtüsü müydü, yoksa kendi hikâyesi miydi?
    …………………
    Evet ilmik ilmik işlenmiş, hesapsız, bahşiresiz, iddiasız, bir hikayeydi Mevlut’un hikayesi. Evet, Ahmet Özyapıcı’ nın dediği gibi “1968 ile 2012 yılları arasında İstanbul özelinde Türkiye’nin soysal hayatında yaşananları bir sokak satıcısının gözünden canlı tarih olarak yazmaya çalışıyor.” İlmik ilmik.
    Hayatta olduğu gibi kitabın da satır aralarına sıkışan Vediha ve canhıraş bir nida ile kitabın 375. sayfasında başlayan feryadı… “Bağır kız, az söyledin kız Vediha.” diye hangi okuyana dedirtmez.

    Süleyman’ ın tarif ettiği Hacı Hamit Vural “Ben zaten tanımadığım bir kıza âşık olmam efendim,” dedim. “Tanıdığım kız mı dedin, tanımadığım kız mı?” diye sordu nur yüzlü Hacı Hamit Bey. “Aslında en iyi aşk, değil tanımak, hiç görmediğin kişiye duyulan aşktır. Körler iyi âşık olur mesela.” Bir kahkaha attı Hamit Bey. İşçileri de anlamadan kahkahaya katıldılar. Soyadı gibi ilmik ilmik bir kahkaha işlenmiş, ilmik ilmik alkış tutanlar, ilmik ilmik…
    Rayiha isminde bir mütevekkil ; “Rayiha Mevlut’a güvenmiş, bütün hayatını ona teslim etmiş, henüz evlenmedikleri, hatta sevişmedikleri halde başörtüsünü çözüp güzel uzun saçlarını ona göstermişti.”
    Abdurrahman Efendi; evet, babalar bazen aciz kalır…
    “Parasız pulsuz, yorgun bir ihtiyarım, hayatımda otelde hiç kalmadım. İnsanın bir gece bir kenarda kıvrılıp uyumak için üstüne para vermesini yakışıksız bulurum.
    Süleyman ve Korkut’un, kızım Semiha’nın Süleyman ile evlenmesi karşılığında bana hediyeler ve para verdikleri ve Samiha kaçınca onları dolandırmış olduğum doğru değildir.
    Samiha gibi bir güzelin başlık parasının takma diş olacağını sanmak da küstahlıktır.
    Aktaşlar’ ın evine girer çıkarken, bu konulara hâlâ doyamamış olan zavallı Süleyman’dan kaçınmak için çok dikkat ediyordum ki, bir gece beni mutfakta bir şeyler atıştırırken yakaladı. Nedense birbirimize baba oğul gibi sarılıp öpüştük.
    Babası da çoktan uyuyakaldığı için, sakladığı köşede, patates tenekesinin arkasındaki yarım şişe rakıyı sevinçle bulduk. Bir ara, nasıl oldu hatırlamıyorum, ama sabah ezanına az kalmıştı ki Süleyman’ın sürekli aynı nakaratı tekrarladığını fark ettim. “Beybabacığım, sen harbi adamsın, dürüstçe söyle, böyle bir şey oldu mu olmadı mı?” diyordu.
    “Aslında Mevlut aşk mektuplarını Samiha’ ya yazmıştı.”
    “Süleymancığım, evladım, önemli olan ilk başta kimin kime âşık olduğu değildir. Evlilikte önemli olan, evlendikten sonra mutlu olmaktır. Bunun için Peygamberimiz, evlenmeden önce kızla erkeğin tanışıp, boş yere sevişip heyecanlarını tüketmelerini ve Kuran-ı Kerim de yetişkin kızların başı açık gezmelerini de yasaklamıştır ya işte...”
    “Çok doğru,” dedi Süleyman. Bana kalırsa bana hak verdiği için değil, Hazreti Peygamber’li, Kuran-ı Kerim’li bir lafa asla karşı çıkamadığı için.
    “Hem bizim âlemimizde,” diye devam ettim, “evlenmeden önce kızla erkek birbirlerini hiç tanımadıkları için aşk mektubunun başta kime yazıldığının da önemi yoktur. Mektup bir şekildir, aslında önemli olan gönüldür.”
    “Yani Mevlut ha Samiha’ya niyet ederek mektup yazmış, ha kısmetine Rayiha çıkmış, fark etmez mi?
    “Etmez.”
    “Allah’ın nezdinde kulunun niyeti çok önemlidir,” dedi Süleyman kaşlarını çatarak. “Ekmek bulamadığı için değil, oruç tutmaya NİYET ettiği için aç kalan kişinin orucunu kabul eder Cenab-ı Allah. Çünkü birisi NİYET etmiştir, diğeri etmemiştir.”
    “Allah’ın gözünde Mevlut ile Rayiha iyi kullardır. Sen merak etme,” dedim. “Razıdır onlardan. Allah mutlu olan, azla yetinmeyi bilen kanaatkâr kulunu sever. Zaten onları sevdiği için mutlular, öyle değil mi? Mutluysalar da bize laf söylemek hiç düşmez artık, değil mi Süleyman oğlum?”

    İlmik ilmik işlenen bozulmuş bir dram evet evet bir melodram…

    Efendim yaşlılık bir yere yaslanmak neticesi oluşur, biriktirdiği yaşlara yaslanmış yazar bize ilmik ilmik bir örtü çizmiş, buradan her bir nakışı size kendi kelimelerimle tarif edemem, elinize alın o örtüyü ilmik ilmik inceleyin. Belki de ben abarttım. 7 Haziran’ da 63’ üne girecek Pamuk, bize “ İyi olmuş be!” diyeceğimiz bir nakış bırakmış.

    Bu kitap benim için 90’lı yılların bir kültür tarihi, ve yakın dönem sosyolojik kültür tahlili diyebilirim rahatlıkla. Bir edebiyatçı ancak bu kadar güzel anlatabilir bir tarihi, ilmik, ilmik…
    Bunu söylemeden geçemeyeceğim, yazarın Masumiyet Müzesi’ni okuduktan sonra böyle bir kitap yazmış olması daha önceki kitabını neshetmeye yetti benim için.
    Evet, kusura bakmasınlar kusur arayanlar, kimse kimseye sırf inancı ya da inançsızlığı münasebeti ile Nobel vermez.
  • Sık sık başı ağrıyordu. Çok ders çalışmasına rağmen "anne çok çalışıyorum fakat unutuyorum" derdi. Bakkala birşeyler almaya gönderdiğimde ne alacağını unutuyordu. Not tutmaya başladı, not tutmasa unutuyorum diyordu. Keşke o zaman farkına varsaydım diye kendimi suçluyorum. Biz çok ders çalıştığı için belki zihni yoruluyor diye düşünüyorduk. Halbuki hastalığı o zaman başlamış, biz anlayamadık.

    Lise son sınıfta Ankara'da oturan halasının yanına gönderdik. Hem iyi bir liseden mezun olsun, hem de dershaneye gitsin diye. Orada da sabahlara kadar ders çalışıyormuş. Bir gün halası telefonda Serdar'ın sabahlara kadar ders çalıştığını söyledi. "Buna nasıl bir çözüm bulalım" dedi. "Çünkü uykusuz kalıyor". Ben de halasına onu dersten alıkoyamayacağını, çünkü o yine ders çalışacağını söyledim. En iyisi "elektrik faturası çok geliyor de. Belki çok ders çalışıp uykusuz kalmaz" diye öneride bulundum. Serdar halasına para verip "elektrik faturasını öde halacığım" dediğinde halası çok üzülüp onun uykusuz kalmaması için benim söylediğimi söylemek zorunda kalmış.

    Liseyi taktirle bitirmiş ve üniversite sınavına (öss) girmişti. Birinci baamağı kazandı. İkinci basamak sınavına bir ay kala su çiçeği çıkardı. Çok ağır hata olmuştu. Sınava kadar iyileşmişti fakat baş ağrıları devam ediyordu, ağrı kesici içmesine rağmen... Sınavda da başı çok ağrımış, yine de elinden geleni yapmıştı. Üç tercihle girmişti. ODTÜ İnşaat, Makine ve Hacettepe Tıp. Çok ta yüksek puan almasına rağmen kazanamamıştı. Çok üzülmüştü. Günlerce ağlamıştı, dışarıya çıkmak istemiyordu. Babası ve ben, ona sürekli moral verip teselli ediyorduk. O yine de devamlı üzülüyor; "hayır anne bu rüyamı ben nasıl kazanamam" diye sürekli ağlıyor, üzülüyordu. "Ben çocukluğumu yaşayamadım, çok ders çalışıp kendimi buna hazırladım" diye üzülüp duruyordu. Bazen bana takılırdı: "Üzülme anneciğim. Ben doktor olup seni iyileştireceğim". O zamanlar benim mide ülserim vardı, çok ızdırap çekerdim. Hiç bilemezdim ki oğlum hasta olup, belki de bir ömür boyu doktora kendisi gidecek.

    O yıl babasının tayini Bursa'ya çıkmıştı. Oğlumuz da eve gelmişti. Fakat çok zayıflamıştı. O yazı onu teselli ederek geçirmiştik. Derken okullar açılmıştı. Kardeşi de orta ikiye geçmiş, okula başlamıştı. Babası Serdar'ı dershaneye götürmüştü kayıt için. Birkaç gün deshaneye gittikten sonra bana, "anne, ben bu dershaneye gitmeyeceğim" dedi. "Neden" diye sorduğumda, "hep bildiğim konular, hiç gerek yok" dedi. Ben çok şaşırmıştım. Biz yine de gönderiyorduk. Gidiyordu fakat zoraki bir gidişti. Çok durgundu. Birşeyler seziyordum fakat bir anlam veremiyordum. Sanki oğlumuz eski Serdar değildi, farklılaşmıştı. Babasına anlattığımda "çok çalıştı sınavı kazanamadı, zamanla geçer" diyordu. Bense sebebini bilemediğim bir huzursuzluk ve sıkıntı içindeydim. Fakat oğlumun hasta olacağı hiç aklıma gelmiyordu. ​
    1988 Kasım ayında burun ameliyatı geçirdi. Doktorlar burnunda ve genzinde et olduğunu, onsekiz yaşında ameliyat olması gerektiğini söylemişlerdi ve oldu. Ameliyat olurken ben çok üzülmüştüm. Doktoru beni görünce: "Sizin haliniz ne? Bu kadar üzülmeyin, oğlunuz sizden daha cesur" demişti.

    OĞLUMDAKİ DEĞİŞİMLER

    Dershaneye devam ediyordu. Şubat tatilinden sonra artık dershaneye gitmeyeceğini söyledi. Konuların hepsini bildiğini, evde çalışacağını söyleyip, dershaneyi bıraktı. Yavaş yavaş birşeyler değişiyordu. Sonradan dershaneye beraber gittiği bir arkadaşından duyduğum şeyler beni çok üzmüştü. Dershaneye bizim oturduğumuz apartmandan bir kız da gidiyormuş. Serdar yaşının verdiği masumiyetle kıza arkadaşlık teklif etmiş, kız reddedince çok üzülmüş. Ben de mutsuzluğunu dershaneye gitmemesini, bu olaya bağlıyordum. Hiç dışarı çıkmak istemiyordu. Zoraki gönderiyordum. Gelince, arkadaşlarının konuşup şakalar yaptığını, kendisinin hiç konuşmadığını, buna çok üzüldüğünü söylüyordu. Birkaç gün sonra bakkala gönderdim. Dönüşte çok sinirli bir halde geldi ve insanların ona baktığını söyledi. "Baksınlar, bunda ne var?" dedim, cevap vermedi. Evin içinde sinirli sinirli dolaşıp oturdu. Biraz sonra komşu kapı zilini çalınca, birden korkup hızla kapıyı açtı. Ben hemen yetişip, komşuyu buyur edince odasına geçti. İki gün boyunca sessiz sessiz dolaşıp arada ders çalışıyordu. Pencerenin perdelerini gündüz bile kapatıyordu. Bir gün, evin içinde salon camına koşarak ve sinirli bir şekilde; "KÖPEKLER!" diye bağırıp, sonra sustu. "Kim oğlum, kime bağırıyorsun" diye sorduğumda, "yok birşey" diye tekrar odasına döndü. Arada bir kardeşini ders çalıştırıyordu. Fakat onu çok hırpalıyordu. Bir gün kardeşini çok kötü dövdü. Ben zor aldım elinden. Şaşırmıştım. Oğlum şimdiye kadar kardeşiyle, yüksek sesle bile konuşmamıştı.

    Kardeşi korkudan titriyordu. "Neden dövdün" diye sorduğumda; "Bir matematik sorusunu bilemediği için" diye cevap verdi. Yavaş yavaş bizden ve dünyadan kopuyordu. Kardeşi bana, "anne kardeşimde bir tuhaflık var, onu bir doktora götür" dediğinde, sanki tokat yemiş gibi oldum ve sadece, "oğlum, abin ergenlik çağında ve sınavı kazanamadı, onun strei var, geçer" diyebildim. Kafamda bir soru işareti de oluşmuştu. Acaba diye düşünüp, sonra, "olmaz, olamaz. Serdar mı? Hayır. O çok zeki, akıllı bir çocuk" diye kendi kendime teselli veriyordum. Serdar'dan dört yaş küçük kardeşi, bizden daha iyi anlamıştı o zaman abisinin hastalandığını. Biz anlayamamıştık.

    Bir gün banyoda saatlerce aynaya bakıyordu. Ben de sabırla onu bekledim. Acaba ne yapıyor diye. Hiç kıpırdamadan, sadece aynaya bakıyordu. Ama bu bakış normal değildi. Birkaç kez seslendim beni hiç duymuyordu. Yanına gidip yine seslendim duymuyordu. Kolundan tutup "Serdar" dediğimde, sanki derin bir uykudan uyanmıştı. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Ben de çok şaşırmış ama bir anlam verememiştim. Nereye göndersem gitmek istemiyordu. Hep durgun, neşesizdi. Arada bir gülüyordu. Neden güldüğünü sorduğumda, "yok bir şey" diyordu.

    Babasıyla çarşıya çıkmışlardı. Babası ona gri renkte bir takım elbise almıştı. Elbiseyi birkaç gün giydikten sonra bu renkte elbiseyi niçin aldınız, bu renk beni rahatsız ediyor demeye başladı. Bir daha giymedi. Artık evden dışarı çıkmıyordu. Çok durgundu. Hiç konuşmuyordu, dalgındı.

    Belki açılır, durgunluğu geçer diye sitede oturan gençleri eve çağırıyordum. Belki tanışır, arkadaşları olursa durgunluğu geçer diye düşünüyordum. Buraya yeni taşındığımız için yaşıtlarının çoğunu tanımıyordu. Gençler geliyordu fakat Serdar pek ilgilenmiyordu.​

    BENİM İÇİN, AİLEM İÇİN ÇOK ZOR YILLAR BAŞLAMIŞTI...

    Bir gün babası onu zorla pazara gönderdi. Biraz değişikliğin ona iyi geleceğini düşündük. Evden çıktığında babasının melektaşlarından birkaç kişiyi bir arada görünce, çok korkup, geriye eve döndü. "Babamın arkadaşları beni hasta etmek istiyor" deyince biz yine çok şaşırdık. Ona birşey söylemedik ama arada bir; "o adamlar bana neden baktılar? Onlar beni ya hasta etmek ya da öldürmek istiyor" derdi. Ben iş yaparken de çok rahatsız olmaya başlamştı. "Neden her gün evi temizliyorun" diye kızıyordu. Bana sık sık, "komşular benim hakkımda ne diyor" diye soruyordu. Sadece, "senin için kimse birşey demiyor" diyebiliyordum. Gittikçe neşesiz, durgun, rengi günden güne solgun, arkadaşlarından tamamen kopmuş birisi olmuştu. Bizimle de artık eskisi gibi konuşmuyordu. Arada bir "anne şey" diyordu. Ben ne kadar ısrarla "söyle oğlum, ne söylemek istiyorsun, söyle, ne olur söyle" dediğimde ya cevap vermiyordu yahut "yok bir şey" diyordu. Bazen kendi kendine gülüyordu. Bir gece odasına girdim. Yine ders çalışıyordu. Aniden bana; "anne yanımda kal, çok korkuyorum" dedi ve ellerimi tuttu. Şaşırdım. "Bak oğlum baban salonda, kardeşin yanında, neden korkuyorsun" diye sordum. "Bilmiyorum. İçimden çok kötü korkular geliyor" dedi. Yanına oturdum, izledim. Tam üç saat boyunca aynı sayfaya bakıyor, kitabın sayfasını hiç çevirmiyordu. Sonra ona, "Kalk oğlum, yat artık" dedim ve zorla kaldırdım. Yatağına girdi. Hemen babasına anlattım. O da çok şaşırmıştı.

    Ramazan Bayramı'na iki gün kalmıştı. Sabahleyin babası "oğlum neden korkuyorsun" diye sorduğunda, "hiçbir şey" diyebildi, o kadar. Biz "Bayram tatili için bir yerlere gidelim mi?" diye sorduk. Halasına gitmemizi söyledi. Biraz sonra, kendisinin gelemeyeceğini söyledi. Ben, kendisinin de gelmesini, onun için de tatil olacağını söyledim. Birden, çok yükek sesle bağırıp üzerime yürüdü, beni tartakladı. Ailece bir anda donup kalmıştık. Olamaz. Oğlumuz böyle yapamaz. Bize karşı hep sevgi ve saygı ile davranan bir insandı. Şaşırdık. Babası onu tuttu. "Tamam oğlum biz de gitmeyiz. Annen sana ne yaptı" deyince, odasına koşup, kapıyı hızla kapattı. Biraz sonra dışarı çıkıp, "tamam ben de geliyorum" dedi. Hazırlanıp, yola çıktık. Yolda hiç konuşmadan, dalgın bir vaziyette yol alıyorduk. Akşam üzeri otobüs mola vermişti. Biz de bir lokantaya yemek yiyelim diye oturduk. Yemekler geldiğinde birden kardeşinin elini tutup "sakın yemek yeme, bizi zehirleyecekler" dedi. Babasıyla bana da yedirmedi. Hemen ordan kalkmak zorunda kaldık. Eşim yavaşça bana "oğlumuzu bir doktora götürmenin zamanı geldi" dediğinde sanki beynime kurşun sıkmıştı. Sessizce ağlamaya başladım.

    Ve Manisa'ya halasına geldik. Bir saat kadar olmuştu geleli. Aniden bağırıp çağırmaya başladı. "Siz annem babam değilsiniz, sizi değiştirmişler. Ben annemi babamı isterim" diye hem ağlıyor, hem de bağırıyordu. Biz de, halası da çok şaşırdık. Yavrum bir bomba gibi patlamıştı. Öyle bir bomba ki, yıllarca enkazı temizlenmiyor.

    Gece hiç uyumadı. Sabaha kadar konuşup dolaştı arada bir yanıma gelip "anne beni öldürecekler" diye ağlıyordu.
    Allah'ım! Kapıya koşuyor, cama koşuyor. Dışarıdaki insanların onun hakkında konuştuğunu, onu öldüreceklerini söylüyor ve sabaha kadar hem konuşuyor, hem gülüyor, bazen de kahkaha ile gülüyordu. Allahım.. Yavrum sanki bir bomba gibi patlamıştı. Biz şaşkın, üzgün.. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Hastalığının ilk patlak vermesi Manisa'da halasının evinde olmuştu.

    Allah'ım hiç bilemiyordum ki..
    Ben, yavrum, ailem, uzun yıllar bir cehennem hayatı yaşayacaktık.​
    Hiç yerinde duramıyor, sürekli konuşup, dolaşıyordu. Konuşmalarında, bizi kurtaracağını, bize kimsenin kötülük yapamayacağını söyleyip duruyordu. Birden ağlamaya başlıyordu. RUS AJANLARININ ONU KAÇIRACAĞINI, onu öldüreceklerini, dilini keseceklerini söylüyordu. Sürekli bizim annesi babası olmadığımızı, bizi değiştirdiklerini, eski annesini babasını kaybettiğini söyleyip durmadan ağlıyordu. Olamaz, bir insan birden bire bu kadar değişemezdi. Ne kadar korku, panik ve şüphe içerisindeydi anlatamam. Anlatması çok zor. Bu acıyı, bu sıkıntıları ancak yaşayan bilir. "Allah'ım bize sabır ver" diye dua edip ağlıyordum. Söylediği her saçma sapan lafa sadece, "haklısın" diyebiliyorduk. Halasının eşinden de müthiş şüphelenmeye başladı. Sabahı zor ettik. Artık eski sağlıklı oğlumuzu kaybetmiştik. Bunu çok iyi anlamıştım. Ben ondan gizli ağladıkça, küçük oğlum, yavrum da çok üzülüyordu. Yarabbim, bu ne büyük bir acı! Anne yüreğim bu acıya nasıl dayanacak bilemiyordum. Şaşkın, çaresiz donakalmıştım. Tam da yaşadığım eski acılarım biraz küllenmişken neden tekrar ben acıyla ızdırapla kavruluyordum? Neden tüm sevdiklerim beni terk ediyordu? Yaşadığım acılarıma 'kader' diye hep sabrediyordum. Serdar'ımın hasta olmasına ne diyeceğimi bilemiyordum. Tarifi zor acılar, üzüntüler içerisindeydim. Allah'ım yavruma hastalığı yakıştıramıyordum. Böyle kader olamaz! Yavrum hak etmemişti. İçten içe bir yanar dağ gibi isyan ediyordum.

    O zaman çığlıklarımı sadece ben duyuyordum. Zaten yıllarca hep sessiz çığlıktı, kimselere duyuramıyordum. Hep çıkış yolu arıyor, ne yazık ki bulamıyordum. Neydi yavrumun beyninde dağ gibi infilak eden?

    İLK HASTANEYE YATIŞ

    Kardeşi ona ne olduğunu anlamaya çalışıyor, yavrum da bir yandan ne çok üzülüyordu. Olamaz, bir insan birden bire bu kadar değişemezdi. Hemen en yakın bir ilin tıp fakültesine götürdük. Fakat binbir güçlükle götürmüştük. Acile yetiştirdik. Ben üzüntü ve panikle doktorun odasına yavrumla beraber girdim. Doktor genç bir asistandı. Oğlum hala bağırıyordu: "Ben hasta değilim, beni niçin getirdiniz" diyordu. Doktorun ilk sözü, neyin var demeden, oğluma bakıp "sana senin dilinle konuşmak lazım" dediğinde şok olmuştum. "Oğlum Türkçe konuşuyor" diyebildim. Sonra bir iğne yaptılar. Doktor bey, "Biz bunu yatıramayız, kapalı yerimiz yok, başka hastaneye götürün" dedi. O anda oğlum ilk damgayı yemişti. Şaşkınlık ve üzüntüyle hastaneden ayrıldı. Yapılan iğnelerin yan etkisi nedeniyle oğlumda aniden çok şiddetli kasılmalar oldu. Sanki tüm vücudu felç olmuştu. Hemen hastaneye geri döndük. Bir iğne yaptılar, durumu düzeldi. Oradan ayrıldık.

    Halbuki oğlumu zorlukla ikna ederek o hastaneye götürmüştük. O DOKTOR BEY keşke görmüş olsaydı. Oradan hemen ayrıldık. Arabada çok zorluk çıkarmıştı. En yakın, Ruh ve Sinir Hatalıkları Hastanesi'ne götürdük. Arabadan inerken hastahanenin tabelasında 'ruh ve sinir' yazısını görünce müthiş korkup sinirlendi. "Ben hasta değilim" diye bağırıp, ağlayıp kaçmaya çalışıyordu. Kendisine benim hasta olduğumu, tansiyonumu ölçtürüp gideceğimizi, bana yardım etmesini söyleyince kabul etti. İçeriye girdiğimizde çok tedirgindi. Hemen yatışını yaptılar fakat oğlum bana sarılarak bağırıyor, ağlıyordu. "Anneciğim ben deli değilim, beni burada bırakma!" diye sürekli bağırıp, ağlıyordu. Benden çok zor kopardılar. Amcası da bizimle birlikte gelmişti. Amcasına yalvarmaya başladı. Kapı kapanırken; "Amca sende mi" diye haykırdı. Çok üzülmüştük. Ailece perişandık. Ölünceye kadar, oğlumun o halini ve sesini unutmam mümkün değil.

    Hemen oğlumun yatışını yapan doktorun yanına gidip, oğlumu çıkarmalarını istedim. Bu belki de hayatımın en büyük hatasıydı. Sağolsun bu doktor bey gerçekten oğlumun dilinden anlamış, yardım etmeye çalışıyordu. Bize "Alın götürün" dememiş, aksine; "Yapmayın, çıkarmayın, bırakın tedavi olun" demişti. Fakat biz ısrar edince hemen taburcu ettiler. Kapıdan çıkarken Doktor Bey; "Bir gün kendiniz tekrar buraya getireceksiniz" demişti, haklıydı. ​
    Ne yazık ki oğlum hastanenin tabelasında 'RUH VE SİNİR HASTALIKLARI HASTAHANESİ' yazısını ilk gördüğü andan itibaren ruh kelimesini yıllarca takıntı haline getirdi. Yıllarca kafasındaki hastalığından dolayı olan sesleri ruh olarak algıladı. Sürekli ruhların var olduğunu, kafasındaki seslerin ruh olduğunu söylüyor, üzülüp bağırıp ağlıyordu. Her ne kadar ruhun olmadığını söylesek de maalesef ikna edemiyorduk.

    "RUH YOKSA NEDEN HASTAHANENİN TABELASINDA VAR?"

    Belki de oğlum haklıydı. Beyinle ilgili hastalık olduğuna göre, hastane tabelaları "Ruh Hastalıkları Hastanesi" yerine "Beyin Hastalıkları Hastanesi" olarak yazmış olsalardı, belki de oğlumda bu saplantılar olmazdı.

    Hastalığının ilk alevli dönemlerinde, insanları, konuşulanları, hatta halıdaki şekilleri, elbiselerdeki markaları, tabelalardaki reklamları, yazıları çok farklı algılıyor, bunlardan anlamlar çıkarıyor, rahatsız oluyordu. İkna etmek mümkün değildi. Yine de oğlumuzu panikle, telaşla yatırdığımız bu hastaneden bilgisizliğimiz yüzünden hemen çıkardık. Keşke doktor beyi dinleyip çıkarmasaydık. Ne yazık ki o üzüntü ve panikle ayrıldığımız için doktor beyin ismini öğrenemedim. Yıllar sonra da olsa, bu mesleğinin hakkını veren, duyarlı, insan evladı doktor beye çok teşekkür ederim.

    Bir anne ve baba olarak çok üzüntülüydük. Panik ve dehşet içerisindeydik. Ne yapacağımızı, neye karar vereceğimizi bilemiyorduk. Sanki evladımız hastaneye yatırılırsa bir daha göremeyeceğimiz duygusuna kapılmıştık. Yoksa onu neden çıkaralım ki?

    "Neden yatıp tedavi olmasını düşünemedik", diye zaman zaman hala üzülerek hatırlarım. Demek ki insanlar yanlış yaptıkça doğruları buluyorlarmış.

    Oğlumuzu hastaneden çıkardığımızda, iğnesi yapılmıştı. Daha sakindi. Allah, hiçbir anne babaya evladının bu durumunu göstermesin. Hastanenin kapısından çıkarken ağaçları ve yeşillikleri görünce yarı uyur, yarı uyanık bir halde: "Anne ne güzel yer, burada piknik yapalım" dedi. Yanımıza bir hasta gelip sigara istemişti. Hemen; "Anne bu amcaya sigara verin" demişti. O anı hiç unutmam. Biz hemen halasının evine getirdik. Oturduğu yerde uyuyor, arada bir babasına, "Babacığım gidelim buradan" diyordu. Babası, "Nereye, Bursa'ya eve gidelim mi" diye soruyor, "Hayır, İstanbul'a dayımlara gidelim" diyor, başka bir şey demiyordu. Biraz sonra su istedi. Hemen verdik, içmedi. Beni halamlar zehirleyecek diye içmedi. Ne verdiysek, ne yedi, ne içti. Zehirleneceğinden korkuyordu. Ben neden korktuğunu, şüphelendiğini anlamıştım. Çünkü biz o ilk şaşkınlık ve panikle bir yanlış yapmış, onu sakinleştirmek ve doktora rahat götürmek için çayına uyku ilacı koymuştuk. Çay acı olmuş, rengi de bulanıktı. Bir yudum içince anladı çayda birşey olduğunu. İyice şüpheleri artmıştı. Bu yaptığımız çok yanlış bir şeydi fakat biz çaresizlik, biraz da bilgisizlikten bu yanlışı yapmıştık. Allah hiçbir ana ve babaya göstermesin çok çaresizdik. Oğlum ısrarla kendisini İstanbul'a götürmemizi istiyordu.

    Biz o gece hemen Bursa'ya evimize geldik. Yolda, otobüsün içinde, çok sıkıntılı ve korku içinde idi. Eve gelir gelmez uyudu. Biraz sonra odasına girdiğimde, çok kötü burnu kanıyordu. Çok korkmuş, üzülmüştüm. Babasıyla onu uyandırmaktan korkuyor, bir yandan da burnunun kanını nasıl durdururuz diye düşünüyorduk. Kaldırıp yüzünü filan yıkadık. Burun kanaması durmuştu.
    Sabah erkenden Tıp Fakültesi'ne götürdük. Çok kötü alevlenmeler başlamıştı. Hastanede hemen iğne yaptılar. Fakat hiç etkilenmemişti. Biraz sonra yine iğne yaptılar. O yine bağırıp, "Ben hasta değilim, beni çıkarın buradan" diyor, ayakta hiç durmadan dolaşıyor ve "annemi babamı değiştirmişler, bunlar annem babam değil" diye bağırıyordu. Arada bir babasına, "Beni buradan çıkar, İstanbul'a gidelim" diye tutturuyordu. Birden babasına saldırdı. Fakat ani bir hareketle, kapıya doğru koşup, kapıyı açıp kaçtı. Biz yakalayamadık. Aniden gözden kayboldu. Çok korkmuştum, bu kadar iğnenin tesiriyle yollarda araba falan çarpar diye. Bulamadık. Şehrin içinde her yeri aradık fakat bulamadık. Aklımıza ev geldi. Evi aradık. Kardeşi eve geldiğini söyledi. Fakat eve gitmeye çekiniyorduk. Ya bizi görünce kaçarsa.. Gitmezsek, bağırıp çağırıp kardeşini korkutursa. Aklıma onunla telefonla konuşup ikna etmek geldi. Hemen aradım. Zor konuşuyordu. Kendisine, kardeşine çay yapmasını ve bizim İstanbul'a gitmek için bilet alıp geleceğimizi söyledim. "Tamam" dedi. Yola çıkıp hemen eve geldik. Geldik ki uyuyor. İğneler etkisini göstermişti. Kardeşine çay yapmış, sofra kurmuş. Kardeşine de "Biz evden erken çıktık, sen açsındır bunları ye" diye hazırlamış ve hemen uyumuş. Kardeşine sorduk: "Bağırdı mı" "Hayır anne. Bana çay yapıp, sofra kurarken, hem uyuyor, hem de hazırlıyordu" diye yanıt verdi. O gece onu zor uyandırıp ikna ederek İstanbul'a hareket ettik.

    Kardeşlerime geldik. Kapıyı kardeşim açtı. Dayısını görür görmez, "Dayımı da değiştirmişler, gözlerini değiştirmişler" demeye başladı. İçeri girip oturduk. O oturmuyordu. Yine başlamıştı saçma sapan konuşmalara. Hiç oturmuyor, sürekli konuşuyordu. Sürekli bizleri kurtaracağını, korkmamamızı, bizi kimsenin öldürmesine izin vermeyeceğini, sürekli birilerinin onu ve bizi öldüreceğini korkuyla söylüyordu. Arada bir bağırıp çağırıyordu. Bizse ne yapacağımızı şaşırmıştık. Evden çıkarken o sıkıntılı haliyle bile birkaç kitap almıştı yanına. O kitapları elinden düşürmüyordu. Hiç oturmadan yürüyordu evin içinde.

    Aman Allah'ım! Olamaz. Evden bayram tatili için ayrılmıştık. İki gün içinde neler gelmişti başımıza. İnanması çok zor şeyler yaşamış, kendimizi Manisa'dan Bursa'da, Bursa'dan İstanbul'da bulmuştuk. Oğlumuz çok hastaydı. İki gün insan hayatında neleri değiştiriyor. Teyzem geldi. Önce bir sevindi, elini öptü. Hemen yine başladı salonda gezinmeye, yine başladı konuşmaya. Teyzem bir ara, "O kitapları masaya koy, gel yanımda otur konuşalım" dediğinde teyzeme çok sinirlendi. "Serdar o senin teyzen" dediğimizde "Hayır benim teyzem değil" yanıtını verdi. Biraz sonra gelip, "Teyze özür dilerim" demeye başladı. Teyzem tekrar, "O kitapları bırak, gel yanımda otur" dediğinde, "Hayır teyze ben bu kitapları çok okuyup ya doktor yahut mühendis olacağım" dedi.

    Yavrum; kaderini bilmeden hala üniversite okuyacağını ümit ediyordu. Kalbim kan ağlıyordu çaresizlikten.

    Teyzem ve ben ağlamaya başladık. hemen yanıma gelip, "Anne neden üzülüyorsun, üzülme" dedi. "Yok oğlum, üzülmüyorum" dememe rağmen, "vay kim annemi üzdü" diye bağırmaya başladı. Biraz sonra susup yine gezinmeye başladı. Teyzemden de şüphelenmeye başladı. Kesinlikle yemek yemiyor, çok şüpheleniyordu. Kardeşimin eşinden de çok şüphelendiği için yemek yemiyordu. Yengesine sürekli yemeğe çaya ne kattığını soruyordu. Ben gözünün önünde yemek ve çay yapıyordum, fakat yine şüpheleniyor yemiyordu. Sürekli korku ve şüphe içerisindeydi.

    Kapı zili çalınsa veya birisi gelse aşırı derecede şüpheleniyordu. Zor zaptediyorduk. Yavrumun yüzündeki ifadeden ne denli acı ve ızdırap içinde olduğunu anlıyordum. Bayram nedeniyle doktor bulamıyorduk. Herkes tatile çıkmış. Nihayet bir doktor bulduk. Hemen götürdük. Tabi ki zorla. ​

    Doktor Bey, ergenlik çağıdır, bir depresyon geçiriyor dedi ve reçete verdi. Hemen aldık fakat içmiyordu. İlaçları içirmek çok zordu. Kabul etmiyor, şüpheleniyordu. Hasta olmadığını, ilaç içmeyeceğini söylüyor, kesinlikle ilacı kabul etmiyordu. Yine de ikna edip içiriyorduk. hiçbir şey yemiyordu. Sudan çok şüpheleniyordu. Yolda su istedi. Dayısı hemen su aldı. Su şişesini eline alıp inceledi ve suyu nereden aldığını sordu. Dayısı "şu bakkaldan aldım" dediğinde hemen bakkala gidip suyu nereden aldığını sordu. Bakkal şaşırdı, biz müdahale ettik, suyu geri verdi. Dayılarından da şüphelenmeye başladı. Sürekli bana "nereden biliyorsun bunların senin kardeşin olduğunu" diyordu. Artık burada da herkesten şüplenmeye başlamıştı. birkaç gün sonra eve geldik.

    İlaçlarını zorla da olsa içiriyorduk. Fakat iyiye gitmiyor, günden güne kötüleşiyordu. Sonra bir profesör hanımın özel muayenehanesine götürdük. İyi bir muayene ettikten sonra, verilen ilaçları değiştirip, reçete yazdı. O ilaçlarla oğlum yavaş yavaş kendine geliyordu. Düzenli kontrollerine gidiyorduk. Evden çıkmıyor, yine ders çalışıyordu. Fakat bizle fazla konuşmuyordu. Ertesi yıl yine sınavlara girdi, kazanamadı. Yine ilaçlarını zorla da olsa içiyordu. Ben kontrollerini aksatmıyordum. Bir yıl daha geçmişti. İlaçlarını içtikçe, yavaş yavaş daha iyi olmuştu. Biz istemediğimiz halde o yine sınavlara girdi. Sınava girmeden bir gece evvel Serdar'a: "Oğlum sınava girme" dediğimde bana "hayır anne ben üniversite yüzünden bu hale geldim, kafam bilgi dolu çok emek verdim" dediğinde çok üzüldüm.

    VE ÜNİVERSİTE

    Selçuk Üniversitesi Mimarlık-Mühendislik Fakültesi Harita Mühendisliği'ni kazandı. Sınava girerken ilaçların etkisiyle yerinde duramıyordu. Babası, "Oğlum, sıkılırsan hemen çık" dedi. Serdar en son çıktı. Gülümseyerek soruların çok kolay olduğunu, fakat ilaçların etkisiyle dikkatini toplayamadığını, son tercihi olan Harita Mühendisliği'ni kazanacağını söyledi. Bizde buruk bir sevinç vardı. Çünkü kendisinin ideali ODTÜ İnşaat veya Hacette Tıp'tı. Biliyorduk ki kazansa da oğlumuz başaramayacaktı. Çünkü o çok hasta idi. Kendisine belli etmemeye çalışıyorduk. Ve neticede kazandı. Söylediği gibi Harita Mühendisliği'ni kazanmıştı. Okula götürmek zorunda kaldık. Bir ay yanında kaldıktan sonra, onu yurda yerleştirip döndüm. Beni yolcu ederken "anne ben ODTÜ veya Hacettepe'yu kazanırsam burayı bırakacağım" dedi. Ben de "tamam oğlum" diyerek eve döndüm.​YİNE CEHENNEMİ YAŞIYORDUK

    Fakat hiç de huzurlu değildik. Artık evimizin eski huzuru yoktu. Yıllarca ne acılara, nelere dayanmıştık. Yuvamızı, iki yavrumuzu mutlu etmeye, iyi yetiştirmeye gayret etmiştik. Fakat şanssızlık galiba peşimizi bırakmıyordu. Birinci ders yılı iyi geçmiş. İkinci sömestrde, Şubat ayında, ilaçlarını "ders çalışamıyorum, uykum geliyor" diye bırakmıştı. İlaçlarını bırakmasıyla çok kötü hasta olmuş.
    Bir akşam evi aradı. Konuşamıyordu. Ses tonundan oğlumun yine çok hasta olduğunu anladım. Gece hemen Konya'ya hareket ettim. Sabah okulda oğlumu bulunca yıkıldım. Çok zayıflamıştı, çok dalgındı. Beni bile tanıyamamıştı. On gündür yemek yememiş, uyumamış, odasından bile çıkmamış.

    Hemen Tıp Fakültesi Pikiyatri Kliniği'ne yatırdım. Bir ay tedavi gördü. Bu bir ay içinde babası da yanına gelmişti. Babası onu görünce çok üzüldü. Kolay kolay ağlamayan insan ağlamaya başladı. Dayanamamıştı. Çünkü oğlumuzu çok eviyordu. Ona onsekiz yaşına kadar bir tokat atmamıştı. her istediğini yapıyordu. Küçükken yaramazlık yaptığında ben sinirlenince, babasının arkasına saklanırdı. Bütün bunlar o anda film şeridi gibi hayalimde canlandı. Kendime, bağırıp ağlamamak için zor hakim olmuştum. Neden? Neydi evladımızın başına gelenler?

    Bir ay sonra taburcu edildi, eve geldik. Yine ilaçlarını içmiyordu, yine çok hasta idi. Evde bir cehennem azabı çekiyorduk. Bir türlü ikna edemiyorduk. Ne ilaçları, ne de doktora gitmeyi kabul ediyordu. Korkunç şüpheler içinde kıvranıyordu. Bir takım insanların onu başbakan yapacaklarını, zencilerin, çinlilerin, cinlerin gelip ülkemizi yönettiğini söyleyip bütün gün bu saplantılarıyla korku içinde dolaşıp duruyordu. Artık komşulardan da şüpheleniyordu. Aniden yerinden fırlıyor "alttaki komşu benim hakkımda konuşuyor" diye bağırmaya başlıyordu. Yolda yürüsek veya bir yere gitek, her şeyden herkesten şüpheleniyor, her kelimeden farklı bir anlam çıkarıyordu. İnsanların onun hakkında konuştuklarını, ona kötülük yapacaklarını düşünüyor ve bu çok anlamsız saçma sapan şüphelerle ızdırap içinde kıvranıyordu.

    Bize saldırmaya da başlamıştı. Bazen evin camlarını yumruklayıp kırıyordu. Bazen önüne ne gelse fırlatıp kırıyordu. Sazlarını kırdı. Bunlar beni hasta etti diye elektrosazını param parça ettiğinde sazın telleri parmaklarını kesmiş kanıyordu. Sadece o zaman müdahele edebildim. Biz karışınca daha çok sinirleniyordu. Parmaklarının kanının korkarak temizledim. Biraz daha sakindi. Benden özür diliyordu. Kendisinin yapmadığını, seslerin yaptırdığını söylüyordu.​Bir gün, deniz havası iyi gelir diye Mudanya'ya deniz kenarına götürdük. Fakat denizden müthiş korkmaya başladı. Biz şaşkın ve üzüntülü eve geri döndük. Bu halüsinasyonlarına bir anlam veremiyor, sadece sabır gösteriyorduk. Sürekli kendi kendine konuşuyor, bazen kahkahalar atıyor, bazen de bir noktaya bakıp sinirleniyor, bağırıyordu. Nihayet onu ikna edip yine profesör hanıma götürmeye karar verdir ve yola çıktık. Çok tedirgindi. "Ben hasta değilim, siz hastasınız" diye bize söylenip duruyordu. Babası onun günlerdir yemek yemediğini söyledi. Bir lokantaya girdik. Yemekler gelince aniden kalkıp dışarı çıktı. Ben peşinden gidip, neden yemek yemediğini sorduğumda korkuyla; "Babam garsonlara beni zehirletip, öldürmek istiyor" dedi.

    Aman Allah'ım! İnanamadım. Oğlumuz ne kadar korkunç bir girdap içinde. Hemen onu doktoruna götürdük. Yine iyi bir muayene edildi. Reçetesi yazıldı. O ara doktoruna, "Beni bunlar Manisa'ya yatırdı" diye şikayette bulundu. Doktoru, büyük bir talihsizlik yaşadığını, bunları unutmasını söyledi ve ben "Hocam, Serdar iyileşir mi?" diye korkarak sordum. Hoca, "Tabii ki iyileşir ama süre veremem " demişti. Bir anda korkularım, endişelerim geçmişti. İçimde bir umut ve sevinçle eve dönmüştüm. İlaçlarını hemen alıp içirmeye çalıştık. Fakat çok zor içiyordu. Evde pişen yemeklerden, çaydan şüpheleniyordu. Ne kendi yiyip içiyor, ne de bize yediriyordu. Bana "Bu yemekleri çöpe at" diye bağırıyordu. Ben de onun gözünün önünde çöpe döküyordum. Çay ve şeker paketlerini kendisi çöpe atıyordu. Kendisinin bulacağı yerlerden gıda maddesi alırsak bizi ve kendini, kimsenin zehirleyemeyeceklerini söylüyordu. "Tamam gidelim çarşıya" diyorduk. Çarşıya gittiğimizde saatlerce dolaşıp duruyorduk, lâkin hiçbir yerden güvenip bir şey almadan eve geri dönüyorduk. "Allah'ım sen bize sabır ver" diye hep dua edip, ağlıyordum.

    Devamlı burun deliklerine pamuk tıkıyor, ev ceset kokuyor, lastik kokuyor diye evin bütün eşyalarını balkona döküp, bütün evin eşyalarını yıkamamı, silmemi istiyordu. Ben ne derse onu yapıyordum. Yeter ki sakinleşsin diye her istediğini yapıyordum. Çünkü başka bir şansım yoktu. Sık sık "Evlenmek istiyorum, beni evlendirin" diye tutturuyordu. Yaşının çok genç olduğunu söyleyip ikna etmeye çalışıyorduk.

    Kol saatlerine karşı aşırı şüpheleri vardı. Saatlerin onu hasta ettiğini söyleyip kolundan çıkarıp kırıyordu. Bize tekrar saat aldırıyordu. Bir iki gün takıp ya çöpe atıyor yahut kırıp parçalıyordu. Bu takıntısı da on yıl kadar sürdü. Izdıraplı, acı ve üzüntülü günler yaşıyorduk. İlaçlarına yavaş yavaş alışmıştı. Fakat takıntı ve şüpheleri geçmiyordu. Bir gün aniden evden fırlayıp dışarı çıktı. Balkona koşup nereye gidiyor diye baktım. Çöp bidonlarının yanındaki kedileri taşlıyordu. Bir taraftan da bağırarak "Beni sizin cinleriniz hasta etti" diyordu. Babası ikna edip eve getirdi. Çok korkmuştum. İnanamadım. Halbuki kaçük yaştan beri kedileri çok severidi. Bir gün, dört yaşında iken, yavru bir kedinin peşine takılıp gitmişti. Onu saatlerce aramıştım. Bulduğumda kedinin başında oturmuş, seviyordu. Onu kediyle konuşup kediye "Senin annen yok mu, kayıp mı oldun?" diye konuşurken bulmuş, saatlerce onu oradan kaldıramamıştım. ​

    VE KEDİ CİNLERİ...

    O kedileri taşlamasından sonra artık bir de kedileri kafasına takmıştı. Sürekli olarak, "Beni babamın arkadaşları ve kedilerin cinleri hasta etti" diye bütün gün bağırıp çağırıp söyleniyordu. Biz bir anlam veremiyorduk. Hep sabır gösterip, oğlumuzu daha çok seviyor, ona yardımcı olmaya çalışıyorduk.
    Bu arada, sabahlara kadar hiç uyumuyordu. Ben onu sabaha kadar bahçede gezdiriyordum. Çok bitkin düşüp yoruluyordum. Eve girdiğimiz anda hemen dışarı çıkalım diyordu. Benden başka kimseyle de gitmiyordu.

    Bursa Orman Bölge Müdürlüğü çok geniş bir alan içinde yer almaktadır. Lojmanda oturduğumuzdan, bu geniş bahçe bizim için çok büyük bir avantajdı. Belki bu yönden şanslı idik. Onu sabahlara kadar bahçede gezdiriyordum. Gezerken ona sürekli sevdiği şarkıları söylüyordum. Benimle hiç konuşmuyor, sadece arada bir şarkılara eşlik ediyordu. Bense sürekli, "Bak oğlum, yıldızlar ne kadar parlak, ağaçlar, yeşillikler ne kadar güzel" diye sabahlara kadar hem yürüyor, hem de anlatıyordum. Belki dikkatini yaşama çeviririm diye... Fakat başarılı olamıyordum. Sık sık doktora, kontrole götürüyordum tabii ki zorla. Pes etmiyordum. Artık gündüzleri bir cehennem, geceleri bir kabustu ve böylece devam ediyorduk.

    Bir gün ikna edip çarşıya götürdüm belki dolaşırsak iyi gelir diye. Çaresizlikten ne yapacağımı bilemiyordum. Neyse geldi. Yine çok sıkıntılıydı. Kalabalıktan ve insanlardan çok rahatsız oluyordu. Birden beni tartaklayıp "Bak bütün insanlar sana selam veriyor, görmüyor musun" demeye başladı. Artık o günden sonra nereye gitsek insanların ona ve bize selam verdiklerini söyleyip duruyordu. Çok üzülüyordum. Ona belli etmiyor, her sözüne "Tamam peki" diyordum.

    Bahçedeki elektrik direklerinden şüpheleniyor, bu direklerin kendisini dinlemek için konulduğunu zannediyordu. Bize "çabuk bu direkleri buradan kaldırın" diye sürekli kızıyordu. Ne yapsak ikna olmuyordu. Uzaylıların kendisini dinlediklerini, bize zarar vereceklerini, korkuyla anlatıyordu. Bu evi terk etmemizi, Bursa'dan çok uzaklara gitmemizi söylüyor, hiç yerinde duramıyordu. Gün boyu bu saplantılar oğlumu bizden ve gerçeklerden uzaklaşıyordu. Saplantılarına her gün bir yenisi ekleniyordu.
    Evdeki çeşme suyunun nereden geldiğini, su borularının nerede olduğunu sorup duruyordu. Çok sinirli ve ısrarla sorunca "Bahçede ne yapacaksın" dememle hızla bahçeye çıktı, su borularını aramaya başladı. Zor ikna edip eve getirdim. Kimi görse tanısın tanımasın müthiş şüheleniyordu. Kafasındaki seslerin bu insanlardan geldiğine, insanların onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onu takip ettiklerini onu öldüreceklerini korku içerisinde anlatıp duruyordu. Dışarıya çıkmak istemiyordu. Pes etmiyordum. Onu sık sık çarşıya pazara götürüyordum belki insanlara alışır şüphelenmez diye.
    Yine onu alıp parka götürdüm. Kalabalıktan çok rahatsız oldu. Hemen eve dönmek için minibüse bindik. Yolda minibüs yolcu almak için durunca aniden arabadan indi. Ben de inmeye çalışırken bana kızıp gelmememi söyledi. Ben hemen para verip, gelirken patates almasını söyledim; mahsus geç kalmasın gelsin diye. Eve döndüm. Saatler geçmesine rağmen gelmiyordu. Endişelenmeye başladık. Gece 12'ye kadar gelir diye endişeyle bekledik fakat gelmiyordu. Babası çıkıp aramaya başladı. Yok bulamıyoruz... Gece bütün akrabaları aradım. Belki otobüse binip İstanbul veya Manisa'ya gider diye. Babası sabah altıda geldi. Bursa'yı dolaştığını, fakat bulamadığını söyledi. Ben polise bildirelim dedi. Babası kabul etmedi. "Polisi gördüğünde daha da çok korkabilir, iyice insanlardan uzaklaşır, şüpheleri daha çok artar" dedi.

    Babası çok yorulmuş. Biraz dinlenip; "Tekrar aramalıyım, hava da iyice aydınlandı, belki bir parkta uyumuştur" dediğinden ben ağlamaya başladım. Çünkü üzerinde ince bir tişört vardı. Biz konuşup üzülürken kapı çaldı. Açtığımda Serdar elinde patates torbasıyla geldi. Hiçbir şey yokmuş gibi davrandık. Bir şey sormadık. Biraz daha sakindi. Saatini kaybettiğini, zamanı bilemediğini, çok dolaşıp bir parkta sabaha kadar oturduğunu söyledi. Ben minibüsten inerken şaşkınlık ve çaresizlikten eve erken gelmesi için patates almasını söylemiştim, unutmamış almıştı.

    Bir gün yine yatmıyordu. "Hadi bahçeye çıkalım" dedim. Çok geç te olsa cevap verdi ve "Gelmiyorum" dedi. "Yat saat çok geç" dediğimde, "Yatmıyorum, çünkü ben Amerika'lıyım. Benim annem babam Amerikalı ve şu an Amerika'da sabah. Annem babam yatmıyor, ben de yatmıyorum dediğinde ben donup kaldım. Korku ve şaşkınlıkla ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim. Aklıma o anda gelen şey, onunla bir gün önce çarşıya çıkışımız, belki birşeyler yer diye bir lokantaya götürüşüm, yanımızdaki masada oturan turistlerin İngilizce konuşmalarıydı. Serdar onları dinliyordu. Yemeğini yemiyor, sürekli onlara bakıyordu. Oradan zorla kaldırdım. Anladım ki hastalığından dolayı etkilenmiş, kendini Amerika'lı zannediyordu. O günden sonra kendini hep Amerika'lı zannediyordu ve bu saplantısı da uzun yıllar sürmüştü. ​İKİNCİ DEFA HASTANEYE YATIŞ

    İkna ederek doktoruna götürdüm. Doktoruna son durumunu anlattığımda "hastaneye yatıralım" dedi. O an hem sevindim, hem de çok üzüldüm. Sevinmiştim, oğlum iyileşir diye. Çünkü o ana kadar hastalığı geçer diye düşünüp, çırpmıyordum. O an iyice anlamıştım, oğlum gerçekten çok hastaydı. Ne kadar uğraşsam da başaramayacağım kadar hastaydı. Doktoru, "Serdar seni biraz hastanemizde misafir edelim, ne dersin?" dediğinde, kabul etti.

    O gün yatırdık. Hastaneye yatış, o yatış. Çok uzun yıllar alacaktı. Bu arada babası da kendisini iyice alkole kaptırmıştı. Sanki yaşadığımız bu sıkıntılar kabuslar yetmiyormuş gibi bir de alkol başımıza bir kara bulut gibi çökmüştü. Ben artık, hastane ve ev arasında mekik dokuyordum. Oğlumsa her gün daha kötüye gidiyordu. Artık eski sağlıklı oğlumuzu tamamen kaybettiğimizi iyice anlamıştım ve tarifi imkansız acı çekiyordum. Hastanenin koridorundaki taşlara imreniyordum. Keşke taş olarak dünyaya gelseydim. Ne yazık ki ben anneydim.

    Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği'nin profesörleri, doktorları ve tüm çalışanları ellerinden geleni fazlasıyla yapıyorlardı. Fakat benim oğlum, çok dirençli bir hasta idi. Hiçbir ilaca cevap vermiyordu. Çok zor günler ve aylar geçiriyorduk. Yoğun ilaç tedavisi görüyordu. Her gün çok sayıda iğne yapılıyordu. Bense artık eve gidemiyordum. Yanında refakatçi kalıyordum. Çok zor yıllardı. Allah'ım, bu bir kabustu! Hastahaneye ilk yattığı zamanlar her gün hemşire hanımlar ilaçlarını saatinde veriyorlardı. Biz içtiğini zannediyorduk. Bir gün ilacını camdan atarken gördüm. Hemşire hanımlara söyledim. O günden sonra hemşire hanım da ben de çok dikkat etmeye başladık. İlk zamanlar ilacı kabul etmiyordu, zamanla alıştı.

    Bazen, keşke beni bu kötü rüyadan uyandırsalar, oğlum yine eskisi gibi okuldan gelince, daha içeriye girmeden "anne, ne pişirdin" dese diye hayal kuruyorum, "anne, dersim çok" demesini hiç unutamıyorum. Bir anda her şey o anda film şeridi gibi gözlerimin önünden kayıyordu. Ardahan'da o küçücük elleriyle kışın kızak yapardı. Kardeşini kızakla kaydırırdı. Küçükken kardeşini ne de güzel oyalardı. Onunla sürekli oyunlar oynar, ben evde olmadığım zamanlar nasıl da sahip çıkardı. Yine dördüncü sınıfta, öğretmeni sınıfta birkaç kişinin saçlarını kesmişti. Bunlardan biri de Serdar'dı. Eve geldiğinde çok üzülmüş, arkadaşlarının önünde mahcup olduğunu söylemişti. Ardahan çok soğuk olduğundan, üşütüp grip olur, hasta olur diye saçlarını kesmiyorduk. Bir an bunları düşünürken, çıldıracak gibi olurdum. Hastanede onun yaşadığı kabusları ben de yaşardım. Çok dirençliydi. O kadar ilaca, her gün yapılan iğnelere, serumlara rağmen yine de fazla bir iyileşme olmuyordu.​Hep hastaneden kaçmak, gitmek istiyordu. Birkaç kez kaçtı. Biz yakalayıp, geri getirdik. Bir defasında yine hastaneden kaçtı. Peşinden koştuk ama yetişemedik. Hemen bir minibüse binip onu takip ettik. Yetişip güçlükle hastaneye getirdik. Sürekli olarak kaçmayı düşünüyordu. Artık alışmıştım. Hergün odasındaki eşyalarını toplayıp, "eve gidelim" diye bana bağırıp; "neden gitmiyoruz, beni neden burada tutuyorsunuz" diye isyan ediyordu. Sağolsun doktorlar hemen yetişip, iğnesini yaptırıp, onu sakinleştiriyorlardı. Fakat birkaç saat sonra yine başlıyordu. Özellikle geceleri geç saatlerde "hastaneden gidelim" diye tuttururdu. Nöbetçi doktor, hemşire ve görevliler, onu ikna edemiyorduk. Şaşırıyordum ne yapacağımı...

    Sürekli doktorlarına ve bana; "beni mahsus hastanede tutuyorsunuz, ben hasta değilim çıkarın beni. Ben Amerikalı'yım, bırakın gideyim" diyor, bağırıyordu. Bazen hastahanenin çıkış kapısında saatlerce bekliyor; "benim annem babam Amerika'dan beni almaya gelecek, uçak beni bekliyor, bırakın gideyim" diyordu. Zorla ikna edip odasına getiriyordum. Çok sıkıntılı dönemlerinde, kendisine ve çevresine zarar vermesin diye yatağına bağlanıyordu. Yine bir gün yatağa bağlanmıştı.
    Sürekli aynı şeyler...
    Kediler... Siyah cüppeli kel bir adam... Türbanlı bir bayan... Ruhlar cinler ve Amerikalı'yım...
    Sürekli bu halisünasyonlarla uğraşıp, bağırıp çağırıyordu. Bana annesi olmadığımı, annesinin babasının Amerika'da oturduğunu, bizim kendisini onlardan çaldığımızı, annesine gitmek istediğini söylüyordu. Bana "annem değilsin"
    diyen oğlumun yine de ara sıra anne demesine çok seviniyordum çünkü oğlumda hala anne sevgisi vardı ve bu benim için çok büyük bir umuttu.

    Yine bir gün yatağına, bağlanmıştı. Birkaç saat sonra bana "anne, elimi çöz" diye sinirlenmeye başladı. Ben "çözemem"dedim.
    "Çöz, yüzüm kaşınıyor" dedi. "ben kaşırım" dedim. Yalvarmaya başladı. "Çöz, bir sigara içeyim" dedi ve dayanamadım çözdüm.
    Yüzünü kaşıyıp, bir sigara içtikten sonra kolunu uzatıp,
    "beni bağla anne" dediğinde bir taş gibi kaskatı kesildim. Boğazımda hıçkırığım düğümlendi.
    Yanında ağlayamadım. Sabırla elini bağladım. "Yavrum, bu nasıl zalim bir hastalıktı. Seni ne hale getirdi. Allah'ım, bana sabır ver" diye çıkıp salonda ağladım. Allah hiçbir anne ve babaya göstermesin. Çok zor. Yavrumun bu hali bana ölümden de acı geliyordu. Allah'ım... Biz ne hale geldik? Hiç aklımıza gelmeyen, hele Serdar'ıma hiç yakışmayan bir zalim hastalık, evimizin, hayatımızın tüm neşesini mutluluğunu nasıl da alıp götürmüştü.

    Geceleri camdan, şehrin çok uzakta olan ışıklarına bakıp, "acaba eşim, yavrum ne yapıyorlar" diye çok endişelenir, üzülür, zaman zaman da özleyip, ağlardım. Sık sık eve telefon açıp, babası yavrumuzu sorduğunda iyi olduğunu söylerdim ki, üzülmesinler. Halbuki oğlumuz hiç de iyi değildi.
    Sürekli halüsinasyonlarına inanıp, bazen çok kızıp, sinirlenirdi. Bazen doktorlarına "beni kurtarın ne olur" diye yalvarırdı. Zaman zaman kendini kaybediyordu. Kafasındaki seslere dayanamıyordu. Bana sürekli,
    "anne söyle, bu sesler ne? Kim, kim benim içimde konuşuyor? Söyle!" diye bağırıyordu. Çok yoğun sıkıntı içinde idi. Sürekli; "duymuyor musun benim içimde konuşanı? Bak burnumdan da konuşuyorlar" diye bütün gün bana bağırıp, soruyordu. "Hayır sen yalan söylemiyorsun, sen çok haklısın. Sana beynin yalan söylüyor. Çünkü beyninde rahatsızlık var. Fakat sen iyi olacaksın". Sürekli bunu söylüyordum belki onu ikna edebilirim diye düşünüyordum. Ben bunları söyleyince daha da çok sinirlenip; "seni duymuyorum, söylediklerini anlamıyorum" diyerek bana saldırıyordu.

    Bazen, "anne benim içimdekileri, beynimdekileri kov, çabuk kov gitsin, bak burnumdan da konuşuyorlar dinle anne, burnumda konuşanları dinle duymuyor musun" diyordu.
    Bazen yalvarırdı, bazen çok sinirli bağırır "anne sesleri kov benden gitsinler, çok korkuyorum" derdi.
    Bazen de yapılan iğnelerin etkisiyle biraz rahatlardı. O zaman da "ben iyi olamam, bu hastalığın ilacı yok" diye zaman zaman ağlıyordu.
    Bazen beynim yanıyor anne başım fırın gibi dediğinde başını soğuk suyla yıkardım, biraz rahatlardı. Sürekli "ben sizin evladınızım, bana acımıyor musunuz? Kurtarın beni" diye bağırıyordu.
    Kolunu uzatıyor: "Kolumu kesin, ayağımı kesin yeter ki beni bu seslerden kurtarın!" diyordu.
    Zaman zaman da dalıp dalıp gidiyordu. ​
  • ÇOK GÜZEL BİR AŞK HİKAYESİ KESİNLİKLE OKUNMALI....

    Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez....

    Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her . sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

    Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu...

    Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adama "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

    Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

    Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

    Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, . üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerikada ki tıp kongresinden . döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

    Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar hava alanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

    Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

    Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği . arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."

    - "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

    Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona . sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

    İlk celsede boşandılar... . Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.

    Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

    Aradan . bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

    - "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerikada ki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."

    Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat . benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

    "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."