Bazen, evdeki işlerini bitirince yatağa, annesinin yanına sokulurdu. Kollarıyla beline sarılır, parmaklarıni onunkilere geçirir, yüzünü onun saçına gömerdi. Anne kıpırdanır, bir şeyler mırıldanırdı. Sonra, kaçınılmaz olarak, oğullarıyla ilgili bir öykü anlatmaya başlardı.
Bir gün, yine böyle yatarlarken, “Ahmet gerçek bir önder olacaktı," dedi. "Onda lider karizması vardı. Yaşı onun üç katı olanlar bile, saygıyla dinlerdi onu, Leyla. Görülecek şeydi. Ya Nur. Ah, Nur'um benim. Sürekli çizim yapardı; binalar, köprüler çizerdi. Mimar olacaktı, biliyor musun? Yaptığı tasarımlarla Kabil'i bambaşka bir yere dönüştürecekti. Şimdi, ikisi de şehit düştü; oğullarım şehit oldu."
Leyla kıpırdamadan yatar, dinlerdi; keşke Anne onun, Leyla'nın şehit olmadığını, hâlâ yaşadığını, yanında olduğunu, umutları, bir geleceği olduğunu fark etseydi. Ama Leyla kendi geleceğinin, ağabeylerinin geçmişiyle boy ölçüşemeyeceğini biliyordu. Yaşarken kızı gölgede bırakmışlardı. Ölümleriyle de yeryüzünden tamamen silmişlerdi. Anne şimdi onların hayat müzelerinin müdürüydü, Leyla ise yalnızca bir ziyaretçi. Onlara ait efsanelerin doldurulduğu bir kap. Anne'nin mürekkeple, onların destanını yazdığı bir parşömen.