Okuduğum kitaplar arasında;üstüne en çok kafa yorduğum,her cümlesinde adeta bir inci tanesi olan,ciddi bir biçimde okunduğunda insana katkısı çok fazla olabilecek bir e ser,ki bu eser düşünce yapımın bir çok noktadan değişmesine dahi sebebiyet verdi.
Burada kalkıp David Hume’un size hangi felsefi
aklımlara mensup olduğunu,hayatını veya bu çeşit şeylerin kitaba olan etkisinden bahsetmeyeceğim.Zira bunları internet aracılığıyla bulabilmeniz gayet mümkün.Benim bu incelemede değineceğim iki önemli nokta var ki,ikisi de bence kitapta ki en can alıcı nokta.
İlk olarak,kitabın bize bas bas bağırdığı en genel öğreti:Düşünceler,iç ve dış duygulardan,duyumlardan arta kalan izlenimin parçalarıdır.Evet tam olarak bu,en basit ve en algılanabilir anlamı ile bu kadar.Burada önemli bir nokta daha var ki o da şudur:David Hume bu öğretisi ile aslında kimilerine göre sınırsız olarak tasvir edilen “düşünceyi” duygular ve duyumlar çerçevesinde gelişebilen bir olgu olarak tanımlıyor.Yani düşünce yapısının,aslında o kadar da sınırsız olmadığını öne sürüyor.Haklı mı,burası tartışılır.Lakin deney ve gözlem üzerine yaptığı çıkarımlarla bunu eserinde bir hayli desteklediğini,savunduğunu söyleyebilirim...
Olaylar karşısında hissedilen duyguların,ilk hissedildiği anlarda sahip olduğu gerçekçiliğe,bir daha o olayı anımsadığımızda düşünce yoluyla asla sahip olunamayacağı görüşü,ancak yaklaşabileceğimizi savunması ise yine bence ilgi çekici ve üstüne oturup uzun uzun kendi hayatımızdan çıkarım yapabileceğimiz konulardan biri.Daha açıklayıcı olması için,bir olay karşısında hissettiğiniz duyguları bir daha asla aynı derece de hissedemezsiniz.Bir araba çarpması sonucu çektiğiniz acıyı bir yıl sonra aynı derece de hissedemeyeceğiniz gibi.Ayrıca bu örnek anlaşılmak açısında verdiğim bir