En çok sessizliğin kırılgan kıyılarında özledim seni.
Oysa hiç sessizliğini göstermedin bana...
Ben, senin sessizliğini bir başkasının nefesinde arıyordum,düşlerimde ödünç alıyordum.
Bazen zihnimde tükenen bir başka özlem beliriyordu, bitmek bilmeyen ve adı konmamış bir yalnızlık gibi.
Sonunu bilmediğim bir bencillik, belki bir ışığın kırıntısı, ama içinde sen yoksun.
Adını bile unuttum. Sahi, mutluluk neydi?
Sensizliğinden bana düşen çelişkileri, yalnızlığı kaldıramayanların ihanet şarkısına katık ediyordum. Edilgen bir yaşam sürmekten başka çarem yoktu. Sen çalıp oynarken beni, ben kendimi seyirlik bir alemde gezdirmekle meşguldüm.
Bir gün kendimi hamit buluyordum, ayılmayacakmışım gibi, bir gün zifiri karanlıkta cevabı olmayan sorularla boğuluyordum. Beynimi kemiren mahlukat soruyordu. Senin adın neydi?
Sonra ayıklıyordum kendimi. Allahım, bir çocuğun beni gerçekten kıyıya çekip çekemeyeceği sorusu neden çıkmıyor aklımdan?
Bu kadar edilgen miyim demek ki… İçimde onca sen varken mümkün değil herhalde. Sorular… sonsuz sorular…
"Bir gün seni unuttuğumda görürsün ne hale düştüğünü."
Bunu sana söyleyebilmeyi çok isterdim. Ama söyleyebilme ihtimalim, her gece yattığımda “artık eski ben olmayacağım” diyerek yarı açık gözle sayıklayan bizlerin, sabahın ilk ışığında nefsine yenik düşmesi kadar acemi.
Belki de sen bu acemi halimi seviyorsun. Belki de bu yüzden saklıyorsun kendini. Korkuyorsun, çünkü benim korkup kaçmamdan korkuyorsun.
Bilmiyorsun, sonra ne olacak… sonra…
Gülüyorsun. Ben de…
Sadece hayallerime kondurduğun o hoyrat gülüşünle bedenimi kaplıyorsun. Özlemek kadar acı sana bakmak. Sıralı, sırasız ilk akla gelen kelimeler kadar tekilsin oysa. Bir gün, aynı dili başlarına çalmak istediğimiz gün, korsan yürüyüşlerin aslında yasal olduğu bir aşkı yaşamak. Sonunda ne