Önce ruhumla, en yüksek, en derin ve en önemli şeyleri kavramak, insanlığın hazlarını ve acılarını toplamak, kendi benliğimi tüm insanlığın benliği haline getirmek, sonra da onlar gibi mahvolmak istiyorum.
Çünkü kendimizi daima ruhumuz tarafından kuşatılmış gibi hissetsek de, bizi çevreleyen bu ruh sabit bir hapishane değildir; daha ziyade, ruhumuzu aimak, dışarıya ulaşmak için sürekli hamleler yaparak, onunla birlikte, bir hayal kırıklığı içinde sürüklenir, etrafımızda hep dışarıdan bir yankı değil de, içimizdeki bir titreşimi çınlaması olan ve hiç değişmeyen bir tını işitir gibiyizdir.
Benliğimin derinliklerinde, unutuş ırmağında kaybolmui bir diyarın yeniden fethedilişini, suların çekilip yeniden kuruluşunu hissettiğimi görür hayretle; elbette o zaman tekrar yola düşer, az önce yolu sorduğum zamankinden daha büyük bir telaşla yolumu bulmaya çalışır, bir sokağa saparım ama kalbimin içinde bir sokağa.
Ben aşağıdan, yaşamın dibinden geliyorum. Orada yalnız karanlık ve pislik vardır, orada insanlar henüz yarı hayvan durumundadır, orada yaşamak bir dilim ekmek uğruna bir ömür boyu didinmektir. Yaşam orada koyu, ağdalı bir sıvı gibi ağır ağır akar; gene de o çukurda yüce gönüllülüğün, zekânın, yiğitliğin paha biçilmez elmasları parıldar.