Yani cezalandırıcı kültürü benimseyen egemen otoritelerce cezalandırmanın temelinde itaat kaygısı bulunur ve cezadaki temel neden aslında itaat üretmektir.
Konuşmanın, her şey hakkında fikir beyan etmenin bu kadar kolaylaştığı ama doğru sözlü olmanın bir o kadar zorlaştığı bir çağda, gerektiğinde susmanın değerini hatırlatan metinler nadir çıkar. Ömer Faruk Paksu’nun kaleme aldığı Niyet Ettim Gıybet Orucu Tutmaya isimli kitap bu hedefe kilitlenmiş.
Bir insan hakkında onun hoşlanmayacağı doğruları dile getirmek manasına gelen gıybeti tüm yönleriyle ele alan kitap hem derin bir farkındalık sağlıyor hem de bu kötü alışkanlıktan kurtulmanın çok sayıda yollarını gösteriyor. Kitap sadece dili değil zihni, kalbi ve bütünüyle ruhu disipline eden bir arınma pratiği de öneriyor. Üstelik bu öneri kuru bir ahlâk çağrısından ibaret olmayıp insanın hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişkiyi kökten dönüştürmeyi hedefleyen bir inşa süreci.
Kitabın en çarpıcı tarafı bence gıybetten uzak durmayı bir “dünyevi bir yasak” olmanın ötesinde bir “uhrevi bir hazırlık” olarak konumlandırması. Bu yaklaşım dünyada tutulan (Meryemvarî) bir oruçla ahiretin iklimine alışma fikri: kötü sözden, suizandan, dedikodudan arınmış bir dil… Çünkü cennette bunların hiçbiri yok. Dolayısıyla bu disiplin sadece bugünü değil insanın ebedî ufkunu ilgilendiren çok kritik bir dönüşüm hikâyesi...
Kitapta şu cümle de çok etkileyici ve dönüştürücü: “Gerçek hürriyet her aklına geleni söylemek değil ruhuna yakışmayanı asaletle susturabilmektir.” Bu yaklaşım modern özgürlük anlayışına güçlü bir tashih getiriyor. Hürriyetin ölçüsünü dışa vurumda değil iç denetimde aramanın bir ifadesi. Yazarın ifadesiyle dili bir “kırbaç” gibi kullanmaktan vazgeçip onu sükûtun yumuşak dokusuyla sardığımızda yalnızca çevremiz değil kalbimiz de ferahlıyor.
Kitap teorik bir söylemle yetinmiyor; günlük hayatta sıkça rastlanan zihinsel ve dilsel tuzakları da ifşa ediyor. “Gıybet