Ahmet Slowly

Ahmet Slowly
İkindi sonrası açan lâleler Eritir dağların kirli karını Susuz bir denizde hırçın dalgalar Deler karanlığın kulak zarını Sen geldin; vefakâr duygular geldi Yakamozlar oynaşıyor sularda Benim de sırlara erme çağımdır Buzlu bir vadide gelindir, sevda Sevda benim sessiz ağırlığımdır Sen geldin; limanlara Umut yükleyip boşaltan gemilerle Ermiş kaptanlara muhabbet duyan Meczup tayfalar geldi İçim içime sığmıyor Çünkü hem sen geldin; hem bahar geldi Şair: Nurullah Genç sessiz oturabilir miyiz seninle aramızda yaprakların hışırtısından ve ceylanların hayata çıkışından başka bir ses olmadan beni sessiz de sevebilir misin yağmur almış toprağı ve üşüyen kainatı dinlerken araya dünya sözleri karışmadan
Reklam
Kader
Düşünceler hızla akarken, bedenin hareketleri yavaşlar. O an, zamanın durduğu ve her şeyin belirsizleştiği bir andır. İnsan her şeyin kontrolünde olduğu vehmiyle malulken hayatın öngörülemezliği ve gizemleri karşısında insanın kırılganlığı ruhunu alt üst eder. Ruh çaresizliğin içinde şaşkın halde pejmürde şekilde dolaşır. Çaresizlik ilmik ilmik sarar varlığını. Bir çerçeve ile çevrelenmeye bir mana ile anlamlanmaya ihtiyacı vardır. Sonsuz çaresizliğine, yetersizliğine medet arar. Bir kurtarıcı arar, bir anlam arar; ellerinden tutup kaldıracak, güç ve kudretine sığınacak bir sığınak arar. Hayatın normal seyrinde, her şey güllük gülistanlıkken aklına az gelen veya hiç gelmeyen Yaratıcı ve kadere iman birden gözünde ve gönlünde bir seçenek olarak parlar. Hayat rayında gidiyorken, deniz çarşaf gibi dümdüzken akla pek uğramayan bir iman rüknüdür kader. Sanki sadece musibetler varken kaderimde varmış inancı teselli aramak içindir kadere iman. Bu kaderle ilgili temel birkaç yanlıştan biridir ve bu musibet anında yeterli teslimiyete yetmez. Kaderin hükmüne iman etmek, insanı derin bir teslimiyete ve huzura götürebilir. Ancak bu teslimiyet, o kadar kolay değildir. “Neden benim başıma geldi?” sorusu, insanın nefsindeki isyan potansiyelinin açığa çıkışıdır. İnsan, musibet anında “Kaderimde varmış. Allah böyle istemiş.” diyerek teslimiyet göstermek ile “Neden ben?” diyerek isyan etmek arasında sıkışıp kalır. Bu arada kalmışlık insanı ruhunun derinliklerinde yankı bulur. Bir yandan yaşanan her olayın, her musibetin bir anlamı ve hikmeti olduğuna inanmak, sessiz bir teslimiyetle sükûn bulmak diğer yanda ise yaşanan acının haksızlık olduğu, adaletsizlik olduğu düşüncesine saplanıp isyanla dolup taşmak arasında gider gelir. İnsanın musibet anındaki tevekkül ve teslimiyetinin
Musibet
Başımıza gelen musibetlerin kişiye özgü hikmeti ise sırlıdır. Nefis; acelecidir ve yaşadığımız musibetlerin içindeki hikmeti, hayrı, güzelliği hemen görmek ister, bilmek ve ferahlamak ister. Yaratıcı ise bu hikmetleri hemen göstermez, hatta bu dünyada hiç göstermez, ahirette perdeyi kaldırır ve hikmet açığa çıkar. Çünkü musibetlerin hikmeti, hayır ve rahmeti hemen gösterilse kişi zorunlu olarak kadere teslim olur, kaderine razı olur ki bu gerçek bir teslimiyet değildir. Olanın ardındaki hikmeti hemen görse bir insan elbette ki vereceği tepki “Canım Allah’ım iyi ki bu musibeti vermişsin bana.” demek olurdu. Ve bu da yapmacık, zorunlu, iradi olmayan bir teslimiyet hâli olurdu. Kur’an’da iman edenler, “Elleżîne yu/minûne bilġaybi” (Bakara; 2) yani “Onlar gayba iman ederler.” olarak tarif edilir. Cennet ve cehennem bizim için gaybidir fakat gözümüzle görüyormuşçasına iman ederiz. Mutlak Varlık’ı görmeyiz ama iman ederiz. Melekleri hayatımızda bir kere görmemişizdir ama varlıklarından eminizdir. Müminlerin Mutlak Varlık tarafından sevilmesinin bir sırrı da budur. Görmediği halde iman etmeleri. Gaybi bilginin bir başka çeşidi de hem bizim hem diğer varlıkların başına gelen hadiselerin hikmetinin gaybi oluşudur. Her musibetin elbette hikmeti vardır ama gözümüzün önünde değildir. O’nun sonsuz ilim ve hikmet dairesinde O’nun bilgisindedir. Musibetlerdeki gaybi olan hikmet ve hayrın varlığına gözümüz görüyormuşçasına iman etmemiz musibet hâlleri dışında hem kendi hayatımızda hem kâinatta tecelli eden rahmeti fark etmemizle doğru orantılıdır. Kainattaki her varlık ve hayatlarımızın her anı sonsuz kaderle şekillenip, biçimlendirilerek sonsuz kudretle yaratılmaktadır. Sonsuz rahmet her an her varlığı ve hayatlarımızı kuşatmaktadır. Bunun idraki son derece elzemdir. Bu
DAĞINIKLIK
edim ya, günümüz modern dünyası dikkatlerimizi çalıyor diye. Dikkatinin çalınmamasını isteyen, güne berrak bir zihinle başlamak isteyen insan, işe yatağını toplamakla başlamalıdır. Çünkü toplanmamış bir yatak, intikamını sessizce alır. Eşyanın da adeta bir ruhu, bir enerjisi vardır. Yerine konmamış giysilerin, yerine bırakılmamış bir yağ şişesinin, dağınık bir yatağın görünmez bir ağırlık yaydığına inanıyorum. Bu ağırlık önce ruhumuza çöker, ardından dikkatimizi, farkında olmadan bu yükün altında eziliriz. Bu söylediklerim ilk bakışta abartı gibi gelebilir. O halde, kendimize bir mihenk bulmak için kâinata nazarlarımızı salmamız yeterlidir. Kâinatın her yanında kusursuz bir düzen hâkimdir. Her zerrede Mutlak Varlık’ın “Munazzım” ismi tecelli eder. İnsan nereye baksa bir tertip, bir ölçü, bir ahenk görür. Düzensizliğin hüküm sürdüğü tek bir köşe bulamaz. Bu ilahi düzenin hissedildiği her yerde ruha bir huzur, bir güven, bir ferahlık siner. Buna karşılık dağınık bir oda, dağınık bir masa, dağınık bir kütüphane ya da gelişigüzel bırakılmış bir gardırop, farkında olmadan ruha huzursuzluk yayar. Çünkü ruh, düzenden beslenir; düzende huzur bulur ve ancak düzen sayesinde emniyet duygusuna tutunur. Düzen; insan için yalnızca bir tertip değil, varoluşunun emniyet altına alan sessiz bir sığınaktır. Düzen, kâinatta işleyen ilahi ahengin bir izdüşümüdür. Munazzım isminin eşya üzerindeki sessiz tecellisi, insan ruhunda bir emniyet duygusu üretir. Dağınıklık ise bu ahengi bozar, dikkati dağıtır, iç dünyada fark edilmez bir tedirginlik bırakır. İnsan, eşyasını topladıkça aslında zihnini ve kalbini toplamaya başlar. Ezcümle, insan yatağını toplarken kırışmış bir çarşafı ya da yalnızca bir yorganı düzeltmez. Günle kuracağı ilişkiyi de tanzimin ilk adımını atar. Eşyaya gösterilen bu
Sahaf-ı Bî-insafın Dışında Herkese Fatiha
Edirnekapı’da Mihrimah Sultan Camii var, surdan çıkmadan hemen sol tarafta. Onun bir imamı varmış, adam kitap aşığı, kitabı çok seviyor fakat imkânları sınırlı. Her kitabı da alamıyor ve bazı sahaf ona gadrediyor yani bu nasılsa alacak bu kita- bı diye fazla fiyat istiyorlarmış. İşte bu imam efendi her cenaze namazı kıldırdığın- da en son Fatiha’yı çekerken “sahaf-ı bî-insafın dışında herkese Fatiha” dermiş.
Edebiyat & Roman
Reklam