Farkettim ki hayatı yaşamaya geç kalmanın yaşla bir alakası yokmuş. Bazen yirmili yaşlarında herşeye geç kalabiliyormuş insan; sevmeye, sevilmeye, dostluğa.. Enerji istermiş bu hayatta yaşamak için ve insan genç yaşlarında bu enerjiden mahrum kalabiliyormuş. Uzaklaşıyormuş yaşamanın verdiği tüm güzelliklerden ve aldığı tek tesellinin 'yaşın çok küçük zamanla oturur herşey' olduğundan ölüme de bırakamıyormuş kendisini, ne acı... Oysa yaşamanın yaş ile bir alakası yokmuş bunu farkettim. Bazen bi anlık bazı küçük veya büyük hatalar insanın yaşamla arasına bir duvar örebiliyormuş. İşte o zaman yaşamanın sadece nefes alıp vermekten ibaret olduğu bir döneme geçiyormuş insan. Lakin öyle değil, yaşamak nefes alıp vermek değilmiş sadece. Yaşamak; Hissetmekmiş herşeyden önce, görebilmekmiş karıncalarında bir canı olduğunu ve duyabilmekmiş kuşların aşk cıvıltılarını ve sarılabilmekmiş sevdiklerine doya doya...Yaşamak şakaya gelmezmiş, öyle bir ciddiyetle yaşamak gerekmiş ki bu hayatı yarınlar hiç bitmeyecekmiş gibi yavaş yavaş, hissederek. Ve yarınlar hiç olmayacakmış gibi dolu dolu, yine de hissederek...