Samire, Yaşar ve Lorin…Üç kadının iç içe geçmiş hikayesini okuyoruz bu kitapta. Her biri bir diğerinden iz taşıyan, üçü de birbirinden sarsıcı olan, üç farklı ama bir o kadar da aynı hayat hikayeleri… Bu üç kadının hikayesini okurken aslında hikayelerinin birbirinden farklı görünüp nasıl içten içe çok benzer oldugunu, üçünün de yalnızlıkla ve sevgisizlikle sarılmış, kendi kafeslerinin içinde nasıl debelendiklerini, o bitmeyen umutlarını okuyoruz. Samire Yaşar’ın, Yaşar ise Lorin’in annesi. Samire daha çok küçük bir yaşta (15) ablasının başına gelen bir talihsizlik yüzünden apar topar hiç ama hiç sevmediği, zamanında sürekli beddualar ettiği bir adamla evlendirilir. Hikayenin ilk düğümü burda başlar. Oldukça sevgisiz ve mecburi bir evliliğin içindedir ama başkalarının mutluluğu için bu fedakarlığı yapması gerektiğini düşünmektedir. Evliliğinin ilk senesinde Yaşar’a hamile kalır. Daha küçücük ve oldukça narin bir bedene sahip olduğu için doğum oldukça zorlu geçer. Samire aylarca hastanede yatmak zorunda kalır. Bu süre zarfında bebeği Yaşar’ı babaannesi ve dedesine emanet ederler. Yaşar yaklaşık 1 yıl onlarla yaşar. Sonrasında babaanne ile dede çocuğu iyice sahiplenir ve hiç vermek istemez. Yaşar da bağı kurulmadığı için annesini istemez onu görünce ağlar, saçını yolar, sadece babaannesinin kucağında huzur bulur. Hikayenin bundan sonrasında da olaylar zincirleme gibi birbirini takip ediyor. Buralar kitabın başı ama bence asıl hikaye Lorin’in hikayesi. Beni en çok o etkiledi açıkçası. Lorin’in dorukla olan ilişkisinde yazarımız öyle bir narsist profili çizmiş ki, okurken kitabın içine girip boğmak istedim sık sık onu, aşırı sinir oldum. Lorin bunların hiç birini hak etmedi. O sadece bir parça da olsa hep ama hep sevilmek istedi. Kitap bence şunu çok açık ve net