Son yıllarda edebiyat dergilerinin kalitesinde genel bir düşüş var gibi görünüyor olabilir ama bu, uzun süredir yayımlanan dergiler için geçerli bir yargı bence. Onlardaki kalite düşüşü istikrarlı bir şekilde devam ederken yayın hayatına nispeten yeni başlayan dergilerde durum farklı. Yeni dergiler şaşırtıcı şekilde nitelikli. Hepsinin ortak yönünün o köklü dergilerdeki bozulmayı dile getirerek işe başlaması ise aslında bunun çok doğal bir şey olduğunu gösteriyor bize. İşte eleştiri kültürü edebiyat ortamının niteliği için bu kadar önemli.
Notos dergisinin 105. sayısındaki Umberto Eco söyleşisini okudum. Eco, bu söyleşide hafızayı ruhun özü olarak tanımlıyor ve hafızanın tamamen kaybedilmesinin ruhsuz kalmak anlamına geldiğini söylüyor. Özellikle genç kuşaklarda gözlemlediği "küresel hafıza kaybı" onu derinden endişelendiriyor ki bunda çok haklı. İnternet varken hafızayı kullanmaya giderek daha az ihtiyaç duyduğumuz için yaşanıyor bu hafıza kaybı. Günümüz dünyasında hatırlamanın yerini bildirim hafızanın yerini arşiv almış durumda. Kaybettiğimiz şey yalnız biyolojik bir kavram değil. Sadece öyle olsa daha başa çıkılabilir bir kayıp olurdu belki ama maalesef aynı zamanda ontolojik bir kayıp bu.
Beyefendi kendince köpeğin tavrını haklı göstermeye, onu bir şekilde anlamaya çalışıyor çünkü biliyor ki, en çok nefret ettiğimiz kişi, ona karşı haksızlık ettiğimiz kişidir.
Noel sabahı hediye olarak gelen bir köpek yavrusu. Bu sahne, neşe ve umut dolu yeni başlangıçlardan biri gibi. Ancak Sándor Márai, Csutora adlı romanında bu neşeli manzaranın altını kazıyıp kalpleri ısıtan bir hikaye yerine insan doğasına, kaygılarımıza ve hayatlarımızın kırılgan yapısına dair rahatsız edici gerçeklerle dolu bir dünya ortaya çıkarmış.
Csutora basit bir "köpek hikayesi" olmanın çok ötesinde. Bir hayvanın bize tuttuğu bir aynada çelişkilerimizi, ikiyüzlülüklerimizi ve hem sevgiye hem de şiddete yönelik gizli potansiyelimizi gördüğümüz sarsıcı bir anlatı.