Bazen aynaya baktığımda, orada bir yetişkin değil de, hala bir vitrin camının önünde bekleyen o küçük kız çocuğunu görüyorum. Kaybolan çocukluğumun izlerini sürerken, en çok da "sevgi" denilen o yabancı duygunun evimizdeki eksikliğine çarpıyorum. Babamın bakışlarında hiç bulamadığım o sıcaklık, annemin her cümlesinde hissettiğim o açıklanamaz nefret... Bir çocuk için dünya ne kadar büyükse, benim o dünyadaki yerim o kadar daraltıldı.
Herkesin anılarında şekerden şatolar varken, benim anılarım hep "olmayanlar" üzerine kuruluydu.Kafam da kurduklarımla mutlu olurdum.Mesela o meşhur uğur böcekli pasta. Üzerindeki benekleri sayarak dilek tutamadım. Ya da o rengarenk uçan balonlar... Gökyüzüne bırakıp arkasından el sallayacağım bir balonum hiç olmadı çünkü elime tutuşturulan ipler hep çok erkenden kesildi.
Kendi küçük dünyamda teselliyi en basit şeylerde aradım. Bir paket Haribo'nun içinde dünyaları bulmaya çalışırken, bir Piko'nun tadında hayatın acılığını unutmaya çalıştım. O şekerler benim için sadece tatlı birer atıştırmalık değildi; babamın vermediği o güvenin, annemin sunmadığı o şefkatin plastik ambalajlara sığdırılmış haliydi. Sevmediği şekerleri yiyerek kendini cezalandıran ruhların aksine, ben o şekerlerle kendimi hayata bağladım.
Şimdi "Neden bazen sadece sessizliği seçiyorsun?" diye soruyorlar." Bilmiyorlar ki; sevilmemek bir insanın en büyük kimliği olabiliyormuş. İçimdeki o uğur böceği hiç uçamadı, o balonlar hep yerde kaldı. Hayatımdaki gürültüleri susturup yalnızlığı seçmem, aslında sadece o hiç kutlanmamış doğum günlerinin yasını tutmak için. Belki de sadece, bir gün birinin o Haribo paketindeki her rengin aslında birer gözyaşı olduğunu anlamasını bekliyorum.
Benim hikayem, eksik kalan her şeyin hikayesi. Ve bazen en büyük güç, o eksik parçalarla bile ayakta