O denli yorulmuştum ki hiçbir yere sığamıyordum. Tüm duvarlar, ağır ve sessiz bir inatla üzerime yaklaşıyor; kulaklarımda kesintisiz bir uğultu, kalbim ise yerinden çıkacak gibi, resmen ağzımda atıyordu. Sesler boğuk ve anlaşılmaz hâle gelmişti.
Nereye adım atsam bir çıkmaz… “Büyümek sorumluluktur.” derler büyüklerimiz. Sorumluluk dedikleri böyle bir şey midir ki? Oysa sorumluluk dedikleri şey, insanın ruhunu böylesine daraltan bir yük müydü?
Bakıyorum büyüklerime; hepsinin yüzlerinde yorgunluğun izleri, omuzlarında görünmeyen ağırlıklar… Durmaksızın çabalıyorlar ama sonuç, çoğu zaman sessiz bir hiçliğe karışıyor, yine ve yine. Sonra düşünüyorum: Büyüklerimizin zamanında da mı böyleydi? Lâkin anlattıklarında, emeklerinin karşılığını almış oluyorlar.
O karşılığını almış, buruk bir gülümseme belirirdi suratlarında; “yine olsa yine yapardım” der gibi. O buruk gülümseme öyle bir içine işlerdi ki unutamazdın. Bazen “keşke”leri dedirtirdi yaşanmışlıkları. Velakin şimdiki zamanda ise o buruk gülümsemeler maskenin altında saklanmış; çıkmak için cesaret dahi edemiyor, orada büzüşüp “belki bir gün” diyerek kalakalıyor. Hâlâ vardı ya işte o küçük bir umut…
Şimdi ise sorumluluk dediğimiz şey, bir anlamdan çok mücadeleye dönüşmüş. Yaşamak, yalnızca var olabilmek için verilen bitmek bilmez bir savaş hâline dönmüş. Ben ve benim gibiler, görünmez bir kuvvet tarafından oradan oraya savruluyoruz. Her savruluş, bedenimizde bir iz daha bırakıyor; insanın içinde derin bir yarık açılmasına müsaade ediyoruz.
Yine de dönüp dolaşıp geldiğimiz yer, başlangıç noktasıydı.
İnsan, kendi kendine sormadan edemiyor:
Biz nasıl bu hâle geldik?