Son âna dek, bir insanı sırf iyilikten tavuskuşlarıyla süslerler, kötü bir şey gelmez akıllarına; madalyonun öbür yüzünü hissetseler bile, daha önceden kendilerine tek bir kelime etmezler; tek bir düşünceye saplanırlar; iki elleriyle birden uzaklaştırırlar gerçeği, ta ki süsledikleri kişi onlara kendi burnunu gösterinceye dek.
Korku, yaşamımızda bizi en çok etkisi altına alan duygulardan biri değil midir? Bir korkuyla ne kadar savaşabilirsiniz, neredeyse bütün hayatınıza hükmeden bir korkuyla?
Varlıklı ve refah içinde yaşayan Irene, eşiyle ve çocuklarıyla günlerini geçirmekte fakat tekdüze olan bu hayattan artık sıkılır ve genç bir piyanistle ilişkisi olur. Piyanist onu seven, saygı duyan biridir. Kadın için ise aynı şey söylenemez. Bu genç adama ne için geldiğini, ona ne için teslim olduğunu anlamlandıracak duygu kendisinde oluşmamıştır. Birliktelikleri devam ederken bundan haberdar olan bir şantajcı, Irene’yi tehdit etmeye başlar ve para talebinde bulunur. Birkaç kez para verip susmasını isteyen Irene için artık hiçbir şey eskisi gibi değil, her şey anlamını yitirmiş ve korkuyu had safhada yaşayacağı günler başlamıştır.
“Korku cezadan daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.” s.45