hayatımızın en sonunda ihtişamlı olması arzusu. Bizi yok edecek olsa bile büyük bir tutkunun kendini göstermesi. Her büyük film seyrederken aldığımız risk budur. İçimize ya da hayatımızın hiçliğini akıttığınız gözyaşlarıyla karanlık salondan çıkarken artık aynı şekilde yürümüyor oluruz. Her büyük film bizi sendeletir, iki su arasında gidip gelen yumuşakça planktonun hissettiğine çeker bizi bir anlığına ya da sonsuza kadar. Bu hayattan kaçmak yerine bir kahraman gibi yaşayabileceğimize dair belli belirsiz bir hisle çıkarız karanlığın içinden. Bu lütuf anlarında hassaslığımızı hissederiz , kararsız tenimize dokunuruz , şiddetli güzellik hayalinin ortaya çıkıp bizi götürmesine izin veririz . Sonra korku çıkagelir , biçimleri, çerçeveleri toplumun işleyişini korumamız gerektiğini hatırlatır. Ben her büyük filmin bizde uyandırdığı bu özgürce hareket edebilme olanağıyım. Bir filmden çıkıp da ortadan kaybolmayı düşünmeyen biri var mıdır?
Ben kaosun kat edilmeye değer tek alan olduğunu iddia ediyorum ve bütün medeniyet yüzünü maneviyata çevirdiğinde sonun başlangıcı ve son da başlangıç olacak. Kaosta bütün neoklasiklerin bilmediği bir tür tesadüfi zarafet vardır. Kaos kendini en keskin düzen , mükemmellik, ahenk arayışında gösterir. Bu da Almodovar teoreminin sonuçlarından biridir. Ahenk = Kaos.
Neyse ki Eski Mısırlılar, Hintliler ya da Babilliler (kimin bulduğu hala kesin değil) sıfırı bulmuşlar. Bizi teklik ve çiftlik arasındaki zıtlıktan çekip çıkarmak için. En sonunda başka bir şey çıkmış. Sıfırdan önce ve sıfırdan sonra başka bir dünya var şimdi.