Erkeklere erkek olduğu için kin beslemiyorum, çünkü gerçekten erkek değiller. Onlara kin besliyorum çünkü benden daha güçlü olmayı beceremediler. Papalar mahkum ediyor, psikoposlar infaz ediyor, oğullar karın yarıyor, babalar terk ediyor. İşte onlar için güç bu demek. İşte cahillikleri ve zayıflıkları. Sadece temiz eller nefret etmeyi ve cezanın imtiyazına sahip olmayı bilirler. Bunlar arka bahçelerde boğazlarını yırtarcasına bağıran ve bir kediyi boğduktan sonra kendisini yenilmez hisseden çocuklar. Uykuya rahat yatmaları için saltanat hülyalarına ihtiyaç duyarlar. İnsanları yaktıktan sonra muhakkak iyi uyumuşlardır.
Zira çift olma hali, toplumun bizi inandırdırmak istediğinin aksine, en büyük özgürlük alanı. İş ya da sosyal ilişkilerin aksine, normlardan kaçıp kurtulan yegane alan. Durmaksızın kavga eden ve bir ömür birlikte kalan çiftler göreceksin, ayrıca sükunet içinde ışıldayan başka çiftler, çocuk isteyenler, çocuk istemeyenler, sadakatin her şeyden önce geldiği çiftler ve onu aksesuar olarak kullananlar. Pek çoğu başkaları için anormallik olan bir şeyin sıradan olduğunu düşünecektir. Ve tam tersi de doğrudur. Hiç bir kural yok, ne kadar çift varsa o kadar da norm var. Böylesi bir özgürlüğü resmi bir çerçeveye sokmaya çalışmak anlamsız bir düşünce.
“Eğer bir çocuk hastaysa, bir gözün daima diğer çocukların üzerinde olması gerekir. Zira sağlıklı olanlar patırtı çıkarmaz, onlara sunulan hayatın kesik köşelerine uyum sağlarlar, hiç bir şeyden şikayet etmeden sıkıntıların, güçlüklerin şeklini benimserler. Dalgalardan nefret ederek deniz fenerinin bekçisi olurlar ama yazık, reddetmek uygunsuz düşer. Bu görev hissi onlara rehberlik eder. Orada duracaklar, simsiyah gecenin gözcüsü olacaklar, üşümemek için de, korkmamak için de uğraşacaklar. Oysa üşümemek de korkmamak da normal değil. Onlara göz kulak olmak gerekir.”
“Bir insanı sevmek, bir eve taşınmak gibidir” derdi Sonja. ‘İlk başta ondaki bütün o yeniliklere aşık olursun, her sabah tüm bunların sana ait olduğuna hayret eder, her an birinin içeri dalıp korkunç bir hata yapıldığını, aslında senin böyle harika bir yerde yaşamaman gerektiğini söyleyeceğinden korkarsın. Sonra yıllar geçer, duvarlar yıpranır, ahşabın orası burası aşınır ve sen o evi kusursuz olduğu için değil, bilakis kusurları için sevmeye başlarsın. Her köşesini öğrenmişsindir artık. Soğukta kilide sıkışmaması için anahtarı nasıl tutmam gerektiğini, hangi tahtanın üstüne basıldığında hafifçe esnediğini ya da gardrop kapılarını gıcırdatmadan açıp kapamayı öğrenmişsindir. Orayı senin evin yapan tam da bu küçük sırlardır.’