Bildiğimiz şeyi bilmediğimiz —hiç bilemeyeceğimiz— şeye bağlarken aklımız ne
yapıyor? Burada bilinen, bir hiç bilinmeyene (ve hep bilinmeyen olarak kalacak olana) gerçekten bağlantı içine sokuluyor; bununla bilinmeyen bir nebze daha bilinir kılınmıyorsa bile —bunu gerçekten ummamamız
gerek—, bu bağlantılılık kavramı yine de belirlenebilir ve açıklığa kavuşturulabilir olsa gerek.
Özgürlük idesi, yalnız ve yalnız, etki olarak görünüşün nedeni olarak düşünsel olanla ilgisinde bulunur. Bundan dolayı, uzamını onunla doldurduğu son bulmaz eylemine bakarak —bu eylem bir iç ilkeden gelse bile— maddeye özgürlük yükleyemeyiz. Aynı şekilde saf anlama yetisi varlıklarına, örneğin, eylemi içkin olan Tanrıya, uygun düşen bir özgürlük kavramı da bulamayız. Çünkü eylemi belirleyici dış nedenlerden
bağımsız olsa bile, onun öncesiz-sonrasız aklında ve tanrısal doğasında belirlenmiştir. Ne var ki, bir eylemle birşey başlayacaksa , böylece de etki zaman dizisinde ve dolayısıyla duyular dünyasında bulunacaksa (söz gelişi dünyanın başlangıcı gibi); o zaman "nedenin kendisinin nedenselliğinin de mi başlangıcı olması gerekir?" ya da "nedenselliği başlamaksızın bir neden bir etkiyi başlatabilir mi ? " sorusu ortaya çıkar, İlk durumda bu nedenselliğin kavramı doğa zorunluluğunun, ikincisinde ise özgürlüğün kavramıdır. Okuyucu bundan görecektir ki, özgürlüğü bir olayı kendiliğinden başlatma
yetisi olarak açıklamakla, Metafiziğin problemi olan kavramın tam üstüne düştüm.
Uzam duyusallığın bir biçiminden başka bir şey değilse, o zaman o, bende
tasarım olarak, kendim kadar gerçektir; ve artık ancak uzamdaki görünüşlerin deneysel doğruluğu sorunu kalır. Ama öyle değilse, uzam ve ondaki görünüşler bizim dışımızda varolan şeylerse, o zaman algımız dışında deneyin bütün ölçütleri hiçbir zaman bu bizim dışımızdaki nesnelerin gerçekliğini kanıtlayamazlar.