Duyulur dünya bizi beliriş ve yok oluşların, olumsal varlığın, söz edilir edilmez ortadan yok olan, kök salmaz bir akıntının karşısında bırakır.
İnsan dili (duyulur dünyanın kesinliğine inanarak söz söylediği anda sözün nesnesi ortadan kaybolmuş- tur bile: Duyulur dünyanın çelişkisi.
Heidegger'le birlikte düşünürsek, "Varlık sorusu
nun unutuluşa düşmesiyle" başlıyor. O andan itibaren sorgulama artık tümüyle metafizik bir çerçeve içinde yürütülecektir.
Sein und Zeit'ın Batı felsefe tarihinin belli bir anından, Platon'un Sofist'inden başlaması bu anlamda manidardır. Orada Varlık sorusunun bir "ısrar"ıyla yüz yüze geliriz. Platon, Sokrates'e "olan"ın anlamı olduğu konusunda herkesin kendini emin hissettiğini söyletir. Oysa tartışma "erdem" sorusunun tartışılma
sında bir güçlükle (aporia) karşılaşmıştır. Erdemin varlığı nedir sorusudur bu. Erdemin herhangi bir şey olabilmesi için, önce varolması gerekir. Oysa bu "varolma"nın (Sein) ne olduğu sorusu cevaplandırılmadıkça, geçit vermez güçlük her zaman karşımızdadır. Böylece Sokrates cevap vermenin, hatta dile getirmenin (legein) a priori olanaksızlığını kabul ederek bizi bu güçlükle karşı karşıya bırakır. Platon'un tüm çabası bu güçlüğün aşılması yönündedir. Herhangi bir varolanın üzerine düşünmek, yani "konuşmak" (logos), o herhangi şeyin varlığının
olmasını gerektirir. Böyle bir ontolojik sorgulama yapılmadan Logos, kanı (doxa) içinde kalmaya mahkümdur. Logos, "üzerine söyleme" ,ancak üzerinde söylenen şey varsa (varoluşa sahipse) mümkündür.
Bir Parti "düşünmez" . Ama "insanlar" , "tanrılar" , hatta "cansız binalar", düşünürler. Bir partinin birkaç basit nedenle "düşünceleri" yoktur: Birincisi, parti denen şeyden öncelikle "düşünceleri temsil etmesi" istenir, beklenir. Bu bile en açık şekilde orada düşünce filan olmadığını, düşüncelerin temsili diye başka türden bir şeyin olduğunu gösteriyor. İşte bu yüzden Kemalizm, İslam, Liberalizm, Komünizm gibi şeylere "düşünce" demeden önce biraz duraklamak gerekiyor: Bunlar ideolojiler olmaktan önce, "fikriyatlar", yani düşünmeye boyun eğdiren kudretlerdir. İşte bu yüzden bunlar çok kolay "parti" olurlar, "partileşirler" ve seninle, benimle, onunla, kısacası "düşünmeye çalışan"insanlarla Medine Vesikası filan gibi konuları "tartışmaya" girişirler. Biz de "düşünmeyi bıraktığımız ölçüde" onlara cevap yetiştirmeye çalışırız.
Foucault'nun "disiplin toplumları" kavramıyla ortaya attığı gerçekten pek eğlenceli ve ironik bir sorudur: Disiplin toplumları hep insanlan "artık. .. değilsin" diye devralıp aktardıkları halde neden acaba aslında kendi işlerini yapmadıklarını,cezaevine tıkarken cezalandırmadıklanı, aslında tedavi ettiklerini, "güvenliklerini sağladıklarını" söylerler? Ve aynı şekilde, hastane ya da okul gibi kurumlar son tahlilde biçimsel ve mimari olarak cezaevlerinden pek farklı değildirler? Kaçamak hem global hem de mutlaktır.