Bir tanrı?
Hangi tanrı?
Hangimizin tanrısı?
Söyle, müminiyle kâfiriyle hepimizi rahmet kanatları altına alacak olan Tanrı hangisi?
Krzysztof Kieslowski’ye soracak olursak, sevgi’nin kendisi. Ne ki
sadece bir klişe!
Tanrı nedir, sorusunun yanıtı, kişinin sevdiğine sımsıkı sarılmasından ibaretmiş. Hissedersen inanırmışsın. Seversen. Tanrı ’yı asıl o sevgide bulurmuşsun.
Ne kötü, inanma yetisinin zayıflığı, nasıl da insanı kimi ihtiyaçları tanrılaştırmaya götürüyor. Neden mahrumsan onu tanrılaştır! Neyi
arzuluyorsan. Neye gereksinim duyuyorsan. Salt profan bir sevgi olur
böylesi. Yapmacık. Zahirde tabii. Sırf görünüşte. Hakikatte ise sevgi
elbette yaşamın özüdür. Yaşamın ve Tanrının. Ancak adanmışlık ise.
Safi sadakat suretindeyse. Aşka münkalib olabiliyorsa.
Gerçek aşık, cennette huzur ve sükun içinde yaşamakla cezalanmaktansa, cehennemde cayır cayır yanmakla cezalanmayı
yeğleyen adamdır. Çünkü yeğlemesi aklın değil, aşkın zoruyladır.